|
|||||
Yosun Ana..Bir söylence… Yosun ananın zümrüt yeşili gözlerinin içlerine bir türlü hapsedemediği, mutedil dalgalı, sadece med, sadece cezir zamanlarında durulan, oldukça çalkantılı, bir o kadar telaşlı, Rıza’sına bakarken mayhoş, tayfalara bakarken anaç, öz be öz çocuklarını izlerken masumlaşan bakışları vardı. Ne yürekli, ne savaşkan zamanlar geçirmişti bu gözler. Ne fırtınalar görmüş, ne eziyetli dönemleri bir çırpıda geçirip, silkeleyip atmıştı üzerinden. Hiç de yorgun değildi dizleri. Sözleri umutsuzken acımasız, talimat verirken kararlı, çeki düzen esnasında tüy gibi yumuşacık çözülüverirdi dilinden. Sürekli bir koşuşturmaca, sürekli bir imar, sürekli bir bahçe, sürekli bir ağ tamiri, keskin balık kokusu, çorbanın iskorpiti, nane kokusu, bol salçalısı yemeğin, düzensiz mutfak. Piknik tüpünün üzerinde sürekli kaynayan, kaynamaktan ve kaynatmaktan bıkılmayan koyu demlenmiş çay, bardaklarında kırmızı, bolca şeker, toparlanmış yataklar, deniz kestaneleri, deniz yıldızları, süsler duvarda, bir Hislon marka saat, made in serkisof etiketi, ıstakozun haşlamışı birde tencerede kaynayan. “Vitamin için” derdi sorulduğunda. Hepsi onun eseriydi. Sorumlulukları sürekli taşardı eteklerinden. Baş örtüsü hariç Karantina’nın diğer kadınlarına hiç ama hiç benzemezdi. Almanya görmüştü o, gurbet geçirmiş bir kadın duruşuydu ondaki. Oturup örgü örmez, dantel işlemez, çeki ile işi olmaz, düzeni de eşyalara pek yakıştırmaz gibiydi. Yıllar boyu nazik, yıllar boyu heyecanlı, yıllar boyu denizi gözlemişti sürekli. Ne zaman lodos patlasa, ya mal canın yongası olduğundan, yada büsbütün can havlinden dolayı, dışarı fırlar, Karantina’nın iskelesine koşar, seferden dönen balıkçıların yakasına yapışır, kocasını, oğullarını, tayfalarını, gemilerini sorardı ağlamaklı gözlerle. Yağmura, fırtınaya aldırmaz, soğuk geçirmez, asla ıslanmaz, yosun tutmaz, demirden, ama paslanmaz bir kadın yüreğiydi Yosun. Huysuzlanmazdık. Ana derdik ve geçiverirdik önünden oyalanmadan. Biz ana dedikçe akşama hazırlanan yemekler bir şenlenir, bir çeşitlenir, sofraya envai çeşit mezeler, fi tarihinden kalmış eski ama oldukça lezzetli şaraplar, mevsimlik meyveler doluşur, kadehler tokuşturulur, çerezler çıtlanır, lüfer kılçıkları kemirilir, bol neşeli, bol şakalı, gevrek kahkahalı konuşmalar, sohbet kıvamına getirilir, tadından yenmez olur, yanında yatılır, sonra toparlanılır, ya uzun bir sahil yürüyüşüne, ya açık hava kahvesinde bir kaç bardak demli çaya, yada uykuya kaçıverirdik sofrayı toparlamadan. Daha sokak kapısını aşamadan arkamızdan bir gürültü kopar, yarı neşeli, yarı kızmış, “Arap Nemciye” diye seslenir, “sen kurdun sen topla bari” diye bağırırdı Nemciye’nin hizmetliliğine. Biz sıvışır, o kaldığı yerden devam ederdi söylenmeye. *** |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne söylendi?