Ne söylendi?

Ve paylaştık

Yok…

Bir süredir uyuyamıyorum. Eğer rüyada isem uykumu bölen, uyanıksam öteleyen, hanidir içinde bulunduğum sadeliği karmaşıklaştıran bir durumda buluyorum kendimi.

Ne zaman “tamam ben artık büyüdüm” desem, yeniden, saçları dağınık, burnu akan, ayakları ve elleri oynadığı oyunlardan kirlenmiÅŸ, toza topraÄŸa, çamura bulanmış, geceyi unutmuÅŸ, sokaklarda gün boyu topuyla yarenlik eden bir çocuk halllerinde yakalanıyorum, yine kendime.

Ne zaman birinden bir yakınlık görsem, genlerimdeki ezici baskıdan olsa gerek, bunu çabucak ve sevinç gösterileri eşliğinde ödüllendirildiğime veriyor, coşup haddimi aşıyor, içime sığmayan egom eşliğinde şenlikli taşkınlığıma kapılıp, bulutların pamuksuz yumuşaklığına yatırmaya kalkıyorum kırılacak olan yerlerimi.
Bir süre akarak, çağılla.
Yitirip içinde olduğum zamanın gerçekliğini ve anlamını,
Kocamanlığımı, ayılınca büyük olasılıkla içinde kendimi bulacağım komik ve gülünesi tablodaki renkli hallerimi önemsemiyorum pek.

Kendi kendime süslü püslü bir gelin, kendi kendime siyahlar giymiş otantik bir güveyi oluveriyor, oryantal havalar eşliğinde, yine kendimin çalıp, kendimin oynadığı bir düğünde buluveriyorum büyüyüp adam olmuşluğumu.

Oysa biliyorum ki, Ne bulutlar yumuşak, ne de ben artık, o eski umarsızlığın coşkunluğundaki oyunların kahramanı olan çocuksuluğuma geri dönebilecek kadar serseriyim, bıdığım.

Sanmak ile içinde olduğum gerçekliğin ayırdını kesinlikle çizebilmem, bazen oldukça zorlaşabiliyor.
Düşünsel uzayımda çizdiÄŸim dünyaların harikalığına o kadar kaptırıyorum ki kendimi…
Nesnel gerçekliğimdeki algılama sorunlarımı ayrıştırmakta başarısız kaldığımı farkediyorum ardından.

Sonrası soÄŸuk…

Oysa doğduğum yerlerde poyraz estiğinde, önce evlerin çatıları sarsılır, kopan fırtınaların keskin yankılarında üşürdü akıllarımız.
Ardından ince taneli bir yağmur başlar, içimizden dalgalanıverirdi bize farkettirmeden sevdalarımız.
Ondan sonra tutardı bizi uykukaçıran, iç yanmaları, baygın bakışlarımızla aynanın karşına geçip, yeni yeni yüzümüzde biriken sivilcelerimizi sıkma çabaları, hayran olunacak yüze, görünüme, yansıya ulaşma çabaları.
Başka türlü olmazdı.
Filmlerin aktörlerine yaslanırdı hayranlıklar. Åžarkıların nakaratları kokardı, tutku. Başımızı döndürürdü, aÅŸk. Tuz kokardı buram buram tenimiz düşleyince, ‘bir olmayı’.

Ve hiç bir zaman, ne esen rüzgar uçurması gereken çatıyı tam olarak tutturabilmiÅŸ, ne de içindeki “kor alevle tutuÅŸan”, gerçek yangısına vurulmuÅŸ olurdu böyle fırtınalara yakalanıldığında.
.
Beni sudan çıkmış balığa döndüren ise hep “ahmakıslatandı”.
Bulutlar geçtikten sonra beliriverirdi gerçek olan.

UnutmuÅŸum…

Şimdi artık daha iyi anlıyorum neden susuz kaldığımı. Denize ve dalgaların içinde oynaşmaya can atan yüreğimi,
Alıp başımı, suskunluğun çatışkılı okyanusunda derin düşüncelerde kaybolup gitmeye dönük istencimi.

Biliyorum artık sessizliğe hazır olduğumu. Susup kalacağımı. Unutup gitmiş gibi yapacağımı. Ve bir süre sonra bunu gerçek sanacağımı.
Tuza sarıp sarmalayacağımı içimde,
YokluÄŸunu.
YokluÄŸumu.
Yok…

İpin Ucu; (Bir dosta uzatılmış)

Yorum Bırakabilirsiniz

 

 

 

BU HTML Etiketlerini Kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>