Yıllar
Sonra hıdrellez gelirdi bir bahar sabahı. Gecesinden şenlik ateşleri yanardı da sokaklarda..
O gün bir komün olurdu ki göçmenlerin köyleri, mahalleler sokaklara sokaklar insanlara dar gelirdi.
İçin için ateşlenirdi genç olanları yanan ateşin harında.
Kızlar erkeklerin koluna, erkekler yaşlıların, onların da eteklerine daha sabahtan sokaklara salınmış kimileri terliksiz veya pabuçsuz, kimileri parmak uçları ve topukları kızgın maşayla yamanmış lastikleri ayaklarında çocuklar yapışırlardı.
Bazen yarı tok, genellikle ve sıklıkla aç gezilen yıllardı o zamanlar.
“Gülcemali vapurunun tıkabasa yüklü güverteleri, küpeşteleri, bacalarına kadar taşmış -ayakta seyahat eden, hınca hınç dolu vapurun güvertesine açlıkla sığışıp, dizanteriyle, tifoyla, veremle, binbir çeşit hastalıkların olası bir veya bir kaçının yarattığı bir illetle aniden olduğu yere düşüveren, uzun deniz yolunun güçlüğüne göğüs geremeyen ve garip bir hırıltıyla son nefesini veren; ardından akdenizin serin sularına, yine aynı güvertenin diğer tarafından, bir karmaşa yaratılıp hayatta kalabilenleri çıkarılan patırtıyla oyalanarak, sessiz bir suçlulukla ve diğerlerine hissettirilmeden gömülen-, yolcuları, marmara ve ege kıyılarına dökülüp boşaltılmasının ardından çok zaman geçmesine rağmen, Yokluk sürüp gidiyordu her zamanki telaşıyla.”
“Yokluk ahh yokluk. ”
İç çekişin ardından havaya kusardı öfkeli dumanını sigarasının
“Yedi düvelin sınırları içinden çabuk bir hasatı toplar gibi, yurdundan, vatanından, ekmeğinden ve toprağından koparılıp alınmış bi’çarelerin, üstüste, diğer göçe katılmışların geride bırakmak zorunda kaldıkları taş evlere, ahırlara, karantinalara, veya geçici çadırlara yığılıp terkedildiği, ardından da koyu, zifir gibi karanlık ve asla hatırlanamayacak olan bir unutkanlığa teslim edilmesiyle bir hastalık gibi yayılmıştı yokluk ‘muhacir’ olarak anılanlara.
Artık bizler ne koparıldığımız, ne de yeniden getirilip kök salmamızı umuduyla serpiştirildiğimiz bu yeni topraklarda, dindirebilirdik açlığımızı. Vatan denilen yer uzaktı. Bellenmesi gereken yer ise yabancı ve gönülsüz.
Mesleksizler ayakkabıcılara, ayakkabıcılar çiftçilere dönüştürülmüş, uyumsuzlukta direnen çiftçiler ise birden bire kopuveren ikinci bir dünya savaşının neferleri olmak üzere bir kaç yıllığına askere alınmış, tarlalar kadınlara, çocuklar kadınlara, yoklukla savaşıp taşı ekmeğe, ekmeği asker tayınına dönüştürmek her zaman ki gibi yine kadınlara bırakılmıştı.” derdi Afetana anlatırken.
Koyu demli bir bardak çay eşliğinde tüttürdüğü birinci sigarasının dumanından mı esinlenmiştir bilinmez gözlerinde yaş da olurdu anlatırken.
Elektirik yoktu. Gelmesi muhtemel olan bir söylentiydi o vakitler cereyan meselesi, yankılanan kulaklarda. Sıklıklada çekilirdi o kulaklar askeriye dinamosundan beslenen evler ziyarete gidildiğinde.
İşte ayrıcalıklı olan ile rençber takımının ilk ayrımı o zamanlar başlamıştı diye dillendirilirdi köy odasındaki ileri gelenler toplandığında. Yine de konu orasından burasından fazlaca çekiştirilmez muhtar teşrif ettiğinde ise ihtiyar heyetinden beklenmeyecek bir çevikle kapatılır ve çabucak, aksayan imecelere, YSE’nin getireceği hizmetlere, tohumlara, gübrelemeye geçiverilirdi. Muhtarın evi ışıl ışıl diye dedikodular çıkmıyor da değildi bu topantıların ertesine uzanan sabahlara çıkılmadan. Ah bir de tarım kredi kooperatifinin oldukça lüks lojmanları. Ne kadar da hızlı yayılırdı haberler karanlık akşamlarda.
Su ise iki büyük şehri birbirine bağlaması gerekirken tam da köyün ortasından geçen, bu nedenle varsıl olanla tokluktan haberi bile olmayan haneleri, birbirinden siyah bir kuşakla paketlenmiş gibi ayıran şosenin, yukarı kaldırımının kenarındaki Generalin çeşmesinden, margarin tenekelerinden bozma kovalar veya bidonlarla taşınırdı.
Karanlığın bile gözü kör olurdu öyle akşamlar. Ama yine de korkulmazdı karanlıktan. Büyükler için geçmişten hikayeler, çocuklar için kaf dağının arkasına saklanmış masallar çıkarılırdı gizlendikleri yerlerden.
Gaz lambalarının 35 numara numaralık ışığıldağıyla, varsa patlamış mısır, olmadı kavrulmuş ay çekirdeklerinin esmer ve romantik kabukları çıtlatılırken anlatırdı olan biteni Afetana. Sözünü de sakınmazdı hiç. Erkek olsun kadın olsun derdi diyeceğini. Bir tek çocuklara kıyamazdı.
Kimdi yoksul! Varsılı bulduğunda gösterirdi can havliyle. Elindeki tencere kapağının alüminyum yüzünu ayna yapardı karşısının yüzüne uzatırken. “Haydi be gâvurun dölü, sarıcaali’nin maksımları yorgan döşek, doldur şu kapakçığı bol olan neyin varsa”.
Ne su taşıması biterdi hastaların evlerine, ne de kara kışın göbeğinde sırtına vurduğu beyaz çuvalının ağırlığı gönülden kopan yükü. Kapı kapı toplar, eşik eşik dağıtırdı ahalinin vicdanından biriktirdiklerini.
“Kadınlar” derdi birincinin ardından ikincisini yakarken. “Yunan köylerimizi bastığında, erkekleri toplayıp bilinmeyen bir yerlere götrülürken, kaçırılacak ne varsa pahada ağır, bir kundak bebek için, bir kundak ta servetleri için yaparlardı. Çoklukla ırzına geçilen veya kazıklara oturtulan diğerlerini gördükçe çıldırırlar, kundakları kontol etmek isteyen askerlerden servetlerini kaçırdıklarını, bebeklerini kurtardıklarını sanarak, kör kuyulara atarlardı bir parçalarını. İşte o kadınların çoğu, bulundukları kafile daha göç rıhtımlarına ulaşamadan, bir türlü ağlamayan bebeklerini emzirmek için kundağı açıp, türlü türlü reşat altını ve mecidiyeyi görüp aklını oynatırdı”
Ona göre buydu çılgınlığın acı vereni. Yoksa ne Tikveş’lilerin oğlu Hasan’ın gomünist olması, ne de Giritli’lerin kızının anarşik olduğunu fısıldamasıydı kadınların kulaklardan kulağa.
Yokluk nasıl bir belaysa, cehalet de bunun getirdiği bir hastalıktı olsa olsa.
Ama göç, işte o zoraki delilikti ona göre.
***
Yine böyle ansızın geliveren bir baharın ortalık yerinde, tam da yukarı mahalleli ‘anarşist’ gençler ile aşağı mahallenin dev-gençli komüncülerinin kıyasıya oynadıkları futbol karşılaşmasının bitişine doğru, dev-gençli oyunculardan birinin, arada hırsla ve sloganlar eşliğinde gidip gelen topun yerine, Arnavutun bahçesini çit olarak çevreleyen, meşe odunundan yapılmış kazıklarını kullanmaya karar vermesiyle kopuvermişti kıyamet.
Artık köyü ortadan ikiye ayıran karanlık şerit iyice koyulaşmış, iki mahalle arasından kıvırıla kıvrıla ve evlerin saçaklarını yalayarak geçen, geçerken de değebildiği her canlıya öfkesini bulaştırmayı başaran, yukarısındaki kahveleri anarşiklere, aşağısındaki kahvehaneleri ise gomünistlere bırakan şosenin keyfine diyecek yoktu.
Afetana’nın onca yıldır gözü gibi koruduğu dirlik bir anda ve dışarıdan gelen bir felaketle bozulmuş, yıllardır sürdürülen barışın yerine kin, kinin yerine nefret, nefretin yerine kavga, kavganın yarattığı hengâmeye de karakollardan gelen cemseler dolusu jandarmalar karışmaya, ortalığı iyice toza dumana katmaya başlanmıştı ya bir kere, artık bu kargaşa pek durulacak gibi de görünmüyordu direnmeyi bilen umutlu gözlerle bakmaya alışanlara.
Gençler friksiyon diye bir şeyler dolamışlardı da dillerine, kimse bu işe akıl sır erdiremiyordu.
(……)
Ne Demişler?