Hüso’nun devrimi bu.
***
Kelimeler yükleniyor Pembe’ye. Dayanamıyor mutluluğa açılıyor çiçek.
Gittiği yerlerden geriye dönüyor kokusu. Binlerce yıllık.
Sandal ağacı gibi ama değil.
Yarım bardak limon, kenarına cin işte hepsi bu. Sarhoş olmamak için tokuşturuyoruz kadehleri, Bir şeyler dönüyor ama ne.? Bir bakıyorum ki bardağa, bitirmişim..
İmgeler, sen bilirsin onları. İkimizden de kaçık. Kanatsız kuşlarıdır şiirlerin. Nasıl uçarlar bilinmez ama uçarlar işte…
Dilim damağıma, damağım düşünceme yapışıp peltekleşiyor. İliğine kadar ıslak bir beyin.
Ellerim yapış yapış. Söz kıvamında. Göz mesafesinde. Tam da karşımda. Bacak bacak üstünde ha geldim ha geliyorum diyecek yerde…
Dal üstünde bir çiçeğe dönüşüyor yosma. Yanaklarına düşüyor gamze. Konuşuyorum çiçekle. Kimine göre gece yaşanıyor şimdi. Bana göre toz pembe.
Ne zaman geldiğini bilmiyorum ama karşımdasın işte.
Oysa sen gittiğinde ben ölmemiş miydim?
“Yeter ulan” diyor Recebin meyhanesi kahkahalarla; “Çok içtin”.
Çabukcak ayılmak için, Gürçeşme’ den kalkması gereken vapuru, Konak meydanında sahile vurmuş buluyorum. Birazda sanki, sarımsaklı yoğurt kıvamında, kulenin dibine yayılmış beyaz beyaz, zamanın dolmasını bekliyor Karşıyaka’ya geçebilmek için.
“Kadıköy’ e gideceğim ben diyorum”.
Simit atacağım turnikenin birine. Susamların fazlasını sayıyor ellerime gişedeki memur.
Oh diyorum, oradan da bostancıya, bakarsın seni bulmak için adalara bile giderim, yani artarsa susamları simidin. Tüm deniz cacık oluyor benim hıyarlığıma şimdi. Sabaha karşı atıyorlar beni dışarı.
“Kapatacağız” diyorlar, “ben kapattım bile o defteri” diyorum.
Yüzüme patlıyor kahkahalar. Onlar kovamıyorlar beni. Ben kendim yığılıyorum ortasına caddenin.
“Devrim!” diyorum.
Bağırıyorum sesim avaz. “devrim ulannn!”.
“Silahlara çiçek takmayı öğrendiğiniz anda başlayacak, çiçeklere de birer kurşun atarsınız siz artık, sabahı bulmaz kusulması kanların!..”.
“Sabahı bulmaz ..!” diye patlıyor sokaklardan başlarını çıkaranlar camlara.
Bekçiler yengeçlere benziyor. “Bir şeyim yok” diyorum “hepsinin analarına, ve de denizin“. Ben doğrulmaya çalıştıkça, geriliyorlar ve öyle bir geliyorlar ki üzerime…
Sokak köpeğidir Hüseyin. Bilir misiniz? Hani yeşil ışığın yanmasını bekleyen, ana caddeden karşıya geçebilmek için.
En bilgesi o dur bu civarların, severim. Gelip yüzümü yıkıyor arkadaşlarıyla. Güveniyorum onlara. Evimin yolunu en iyi onlar biliyorlar ve de neden bu kadar içtiğimi.
“Yıkılsın mı bu sokaklar Hüso”.? diye soluyorum hızlı hızlı, Hararetle havlıyorlar. Bir muhabbet başlıyor ki hiç sorma. Ne ay kalıyor anasına sövmediğimiz, ne de hükümetin yeni koyduğu ahmaklık vergileri. “Akıllısından on alacaklar, gerisine boş verecekler ya bunlar, onudamı biz ödeyeceğiz.?” diyor Hüseyin. Uykuluklarım tutuşuyor, bir duvar dibi bulsam, üzerine işeyeceğim bu eşşek sefaletinin.
Biz tepelik bir yerden geçerken, bizim de üzerimizden bir otobüs geçiyor. Bana bir şey olmuyor. Dönüp sağıma bakıyorum yatak boş. Çiçeğe bakıyorum, sonbaharı çoktan yemiş. Ayılmak iyi gelmiyor bana bir otel odasında.
Bir de felaket oluyor ki gidişin, kefareti ve kefaletini ödemek bana kalıyor. Gelip seni bulamamak birde İstanbullarda,
İzmirlerde kayıp ayak izlerin.
Babamın dün akşamki telefonu. Köye dönmeliymişim. Senin bıraktığın, benim yakıldığım yerlere.
İmanım olsa da gevrese diyorum yorganı boğarken dizlerim. Cenabet bir alın yazısı. Binlerce dedikodu uçurtması köy yüzlerinde.
“Ezikkk” diye başlayan gülüşmeler yollarda sürünüyor. Tersine bükülüyor gibi ayaklarım.
Gücüm olsa döneceğim belki buralardan.
Gücüm olsa tabi ki bırakacağım seni aramayı.
Gücüm yetse devrim de yapacağım lan elbette!
***
Ne söylendi?