Su kumrusu…
***
Nesne neydi?
Motorlu sandalın arkasından, pervanenin çıkardığı dolanık su, ve tam da minik minik dönen burgaçların üzerine düşen, sonra birden bire anaforun yörüngesine kapılıp döneduran, sandal ile arası açıldıkça küçülen sarı yapraklı papatyalar….
Peki ya su?
Hafif hafif baştan gelen dalgalara kafa tutan, su eğildikçe suya egemen, kabardıkça sahlanıp savaşkan olan, incecik pruvası şile dalgaları bir o yana bir bu yana köpükler içinde bırakan baş üstünden bakılınca…
İşte bunu anlatmak oldukça zordu.
Çocuk, deniz tarlasından topladığı papatyaları, karanfilleri, kasımpatıları geriye dönebilecek bir iz bırakmak istermiş gibi, birer birer içinden geçen bilinmeyen bir şarkının ezgisine uyarak, dümen suyuna bırakıyordu.
“Denizle balık,
Çocukla deniz,
Denize çıkmış avcı bir baba,
Arkalarda boy atan papatya tarlaları,
Balıkla baba,
Babayla deniz,
denizdeki uskumru,
Birazdan düşer zaten oltaya,
Ürkek kumrular havada ve eşiyle,
Balığın bir eşi yok ki denizde,
Denizle cocuk,
Babayla çocuk,
Atarlar oltaları denize,
Uskumru çıkar sonra sandala,
Arkadaş edinmek için belki çocuğu,
Su kumrusu derler ona sırtında yeşil mercan,
Uskumrusu olur çocuğun dönenen dalgalarla”
Adaya vardıklarında baba, motorun kelebeğini sola doğru bükerek yol boyunca kulakları tırmalayan , ancak kendi gürültüsü içinde bile hayal kurduran köhlerin bağırış çağırış ve bolca yırtınmalı homurtusuna son verdi.
Deniz’in amanı yoktu ve benzin ise bulunmaz bir nimetti. Gerekliydi pahalıydı ve babadan farklı olarak çocuk ancak bu kadarına akıl sır erdirebiliyor anlayabiliyordu.
Iskarmozlara mavi iplerle bağlı kürekleri suya bıraktı baba. Çocuk bakışlarını kıyının hemen dibinden itibaren heyula gibi büyüyen tepelere ve dağlara doğru çevirdi. Ne zamandan beri yol alan teknelerine eşlik eden –belki- yarışan yunusları izlemeye koyuldu.
Baba misinasını açtı. Uçlarına kaz tüyü bağlı iğneleri saplı oldukları mantar tabladan birer birer dikkatlice söktü her birini.
Kurşunu tuttu ve eğilerek denize bıraktı.
Artık beklemekten ve tam önlerinde güneşe doğru yol alan, yol aldıkça tutuşan ve suyun üzerinde hızla yanarak ve dönerek dans eden gümüş balıklarını seyre koyulmaktan başka yapacak bir şeyleri kalmamıştı…
***
Ve işte o gün çocuk öğrenmeye başlamıştı.
Karinasından yarı beline kadar mavi boyalı, kalanı küpeştelerine kadar beyaz, gerisi de vernikle boyanmıştı. Narin, ince ve zarif bir teknenin içindeydiler ve tekne yer yer bezir yağı, yer yer karanfil ve papatya, biraz da benzin ve yosun kokuyordu. Misinanın suyla buluşmasının ardından çocuk, başüstüne serili kalın brandanın üzerindeki yerini aldı. Bodoslamaya takılı çapanın demirini eliyle itekledi. Kendine oturacak yer açtı zaten daracık olan baş üstünde.
Artık teknenin geri kalanı sadece ama sadece babaya ve tutulacak balıklara aitti. Çok da beklemeleri gerekmedi.
Birden baba nın yüzü ciddileşti. Misinayı iyice bir tarttı.
“Vuruyor” dedi çocuğa “Yüklenecekler şimdi” Yukarıya doğru yavaşça asıldı misinaya, sonra gerisi geriye boşalttı gerginliğini oltanın.
Sanki denizin derinliklerinde olan biteni anlatan tarif eden, balığın iğnenin etrafında dolanışını, yeme bakışını, parlayan cisme aldanışını, hızlı bir kuyruk darbesiyle ileriye atılıp saldırışını ona…
Acıkmış karnını doyurmak isteyişine aldırmadan balığın ve onu ele geçiren iğnenin davranışını.
Bütün bunları her balık için ve tek tek anlatan, dolayımsız ama direk bir bağlantısı var gibiydi derinlerle adamın.
Denizin en karanlık ve koyu bir yerinde, belki yosunlu bir taşın üzerine oturmuş, biraz hacı dede’ye benzeyen biraz balığı andıran bir bilge düşündü çocuk. Belki de adam bu kişiyle konuşuyordu.
Baba’nın her şeyi anlamaya odaklanmış yüzü, gülümsemesi, sigarayı dudaklarından koparıp düşlerinin ve yahut dişlerinin arasına alışı, gözlerinin içinin birden bire ırayıp, karşı kıyıda belli belirsiz görünen sisli ve Uzak.
Taa Yunan adalarına kadar yayılan o gülüşü…
Oradan koparıp ta eski türküleri alışı köklerinden, getirip sandalın içine bırakışı, coşması birden, gülümsemesinin yüzüne yayılması, yüzünün parlaması heyecanla.
Ah ki ah göçmenliğin o zamanlar başka bir izahı yoktu …
İşte bunların tümü, baba’nın elinden, dosdoğru suyun derinliklerine dalan bu incecik nylondan yapılmış iplikle ilgiliydi.
Ve elbette aşağıda olan bitenlerle de.
“Eheeey” dedi baba heyecanla ve haykırarak.
Çocuk kıpırdandı soluna doğru. Önce denizde yansıyan yüzüne, sonra misinanın gittiği yöne doğru baktı. Keşke bilseydi aşağıyı, maviyi şöyle bir yarıp, iyice aralayıp derinlikleri, olan biteni görebilseydi bir de.
Belki de su tuzluydu da bu yüzden mi yapamıyordu bunu.
Sandalın hemen altından kıvrıla kıvrıla gelen, bembeyaz sonra sarı, çizdiği yaya göre değişen, önce birini, sonra belirli aralıklarla dizilen, her biri bir başka yöne savrulan, ama hızla yukarıya çekilirken, yanıp dönen, dönüp de gelen…
Pırıl pırıl parlayan bir çiçek tarlasının üstündeydilerdi ki sanki..
İnsanın suya dokunan kurnazlığı, suyun balığa ihaneti, balığın suya sevdalı dansı,
İşte hayat denilen şey tamı tamına buna benziyor olmalıydı ve çocuk bu yalana hiç ama hiç inanmadı.
Baba’nın kurşunu ilk uzatışını kavradı. İğnelerin ucundan kıvranan balığa baktı, tüyün aldatıcı beyazlığına.
Sonra dökülüşünü izledi beyaz karınlı balıklıların oltadan,
bir veya iki parmak su ile kaplı omurga tahtalarına düşüşlerini, düşer düşmez çırpınışlarını, yemyeşil ve kırcıllı sırtlarının alacasını gördü.
Baba neşelenmişti, Islık çalıyor ve kurşunu suya bir kez daha bırakmaya hazırlanıyordu.
Elleriyle balığa dokundu çocuk.
Baba düzeltti.
“Kafasından tutmalısın kayarlar.”
Her birini tek tek, çırpındıkları yerden alıp, tuzlu suyla doldurulmuş livara bıraktı. Kapağını kapamadı ahşap bölmenin. Deniz bereket yüklü, baba ise ter kokuyordu.
**
“Ay dedeye inanır mısın” diye sordu çocuk.
Alaca karanlık basmadan Livarı tıka basa ağzına kadar doldurmuşlar, adadan ayrıldıklarından bir süre sonra motorları teklemiş aralıklarla “plop plop” diye sesler çıkarmış ardından belki de sonsuza kadar sürecek bir sessizliğe kapılıp gitmişti.
“Bujiye su kaçmış olabilir” demişti baba.
Su tamamdı ancak buji hakkında en ufak bir fikri yoktu çocuğun. Baba bir süre, motorun tepesinde silindir gibi bir şeyin üstünde duran, kalın bir kablonun plastik kapüşonunun, sivri bir porselen parçasını kapladığı yeri kurcalamış, oradan bir şeyleri sökmüş bir beze sürmüş, sonra motorun ipini kasnağa defalarca sarıp çekmiş, birkaç homurtudan başka bir şey elde edememiş olmanın siniriyle küreklere asılmıştı.
Sahile yakın bir rotada limana doğru ilerledikçe karanlık bastırmış, ay çıkmış, ağustos böceklerinin durulmuş sakinleşmiş denizin yüzeyinden yansıyan sesleri geceyi doldurmaya başlamıştı. Çam ağaçları ile kaplı tepeler karanlık çöktükçe daha da büyürken kıyı uzaklaşıyor gibi olmuş ancak ay çabucak yetişmiş, büyüyen gölgeleri korkutmuş ve çocuğun gittikçe yükselen endişesini hemencecik bastırmıştı,
“Tanrıya mı ? “ diye sordu baba.
Çocuk cevap vermedi. Elini kaldırıp kocaman ve sapsarı parlayan, yusyuvarlak olana doğru uzattı işaret parmağını.
Öyle bir güldü ki baba, saatlerdir ellerine yapışmış gibi duran kürekleri uzunca bir süre kendi haline bırakmak zorunda kaldı.
“Evet” dedi sonra. “Görebildiğin her şeye belki sen de inanmalısın”
Sonra baba bir kez daha boyaları dökülmüş motora yöneldi. Bir kez daha doladı ipi motorun kasnağına. İpin ucundaki tahta parçasını parmaklarının arasına iyice kıstırarak hızla ve tüm gücüyle yeniden çekti.
İsteksiz birkaç inlemeyle işe başlayan motor birden bire ve nereden geldiği belli olmayan bir gürültüyle kendinden geçip, patırdamaya, sandalı titretmeye, rahat soluk aldıkça oflayıp puflamaya, o eski bildik tanıdık haline bürünüp işe girişti.
“Şişmiş bu” diye yüksek sesle söylendi baba.
Ardından kürekleri sandalın içine çekip arka güvertedeki yekenin başına geçti.
Güçlü motor yeniden suyu şapırdatmaya başladığında çocuk, suya dalıp çıkan teknenin pupasının denizi karıştırmasını seyretti. Ha motordu onları götüren, ha denizdi ve kürekti bu neyi değiştirirdi ki eve dönebileceklerini bildikten sonra..
İncecik teknenin silüeti yağın üstünde kayıyor gibiydi gölgelere bakılınca. Arkasında yemyeşil bir iz bırakan yakamozları gördü yeniden pervane etkisiyle dolaşan sularda oynaşan teknelerinin. Uskumru balığının sırtındaki yeşilin parıldamasını anımsadı. Hayaller kurdu, hayalleri titretti cansız kuyruğunda uskumrunun. Gözlerini yumdu, evlerine vardıklarını, balıkları tencere kapağıyla ölçüp ölçüp komşulara dağıttığını hayal etti baba’nın bir süre, Gülümsedi, uyukladı bolca.
Yaşamın doluluğuna ve bereketine şükretti denizin.
Ve uzunca bir süre sadece yakamozlara inanarak yaşadı.
***
Ne söylendi?