Ne söylendi?

Ve paylaştık

Tütün kokan

***

“Mitti, Ah ulan ah!”

Genellikle bir başına sokakta, ayaklarında tabanı kauçuktan sarı çizmeler, baklava dilimli kalın örgülü, boyunlu ve boÄŸazlı kazağı da sırtında…
Aynı kenarında yaÅŸadığı gibi coÄŸrafyasının….

“Mitti, Ah ulan ah!”

İlk sözü olurdu bu muhabbetine doyum olmazın. EÄŸer katılımcısı iseniz koyuluÄŸun, artık bu sözün içine terkedip giden birini mi arayıp bulup koyardınız, yoksa aramaktan yorulup, “gittiyse gitti be bana ne!, aaa ” diye sıkıntıyla düşünüp de kızar, kaçar gider miydiniz muhabbetinden orası size kalmıştı.

Tahmin etmek oldukça çetrefilliydi. Zamanın en çok ses getiren reklam sloganına mı hayran kalmıştı, minti veya tipitip’i mi anlatmayı denerdi , veya çiÄŸnemek miydi o sakızları ayakları altına şöyle bir alıp?…

Bilemezdiniz.

Çok çok sonra anlardınız düşündüklerini onun. O da sabretmenizle dolaysız ilgiliydi.
Bu bile uygun bir tavır isteyen işti çoğunlukla. Çakmak çakmak olmuş ve her nerede dönüp dolaşıyorsa o gözleri, önce onlara tahammül etmeyi öğrenmeliydiniz bir zaman. Tütününü çıkarıp paketinden, iç cebinden ceketinin ve büyük olasılıkla bafra olan, elinin tersine vurup bir ucunu düzeltişine, ağzına götürüşüne, bunu yaparkenki delice sırıtışına, iç çekişine dudaklarını büzüp, sonra gözlerine tutup da o tek dalı yakışına sabır da göstermeliydiniz.

Bir delinin karşısında, onunla söyleÅŸenin de hafif çatlak olduÄŸu ve birbirleriyle karşılaÅŸabildiÄŸi ender durumlardandır derdi kahvedekiler söyleÅŸi baÅŸlayınca. Hiç de Yadırganmazdı dile getirilenler. En kötüsünden bahsedilse bile altı üstü insanlıktı, konuÅŸulurdu. Uysal olanın kaderiydi mucizeler görmek ve mucizeler Tütünkokan söz konusu olduÄŸunda oldukça sıradandı. Ne zaman kendi ayarında birine rastlasa, hafif kaçık, ama oldukça iyi bir balıkçı, denizde piÅŸmiÅŸ veya lakerda tenekelerinde tuza yatırılmış tek başına yüzyıllardır…

İşte o zaman sıkı bir muhabbet başlardı ortalık yerde. Sonsuzmuş gibi uzayıp giden bu sohbetin, neresinden yakalayıpta dinlemeye başlarsanız, işte o kısmı da sizin kar hanenize yazılırdı okkalı kalemlerle.

“O zamanlar çocuktuk bizler. Ve hepimizin birer babası, bolca da deniz anaları vardı” diye baÅŸlardı Tütün kokan.
“Balıkla benim, benimle babamın, babamla da deniz amcıklarının -Ah öyle mi dedim düzeltiyorum analarının- ite kaka, iti an çomağı hazırla, yok çomak kalsın da hani diyorum düşe kalka iliÅŸkilerimiz hep vardı. Bizimle balığın arasında her ne varsa, bu iliÅŸkinin bir kopyası da deniz ile babalarımız arasında yaÅŸanırdı ay karanlığında”.

“Çocuk balığı, ay aydınlığı olsun olmasın sever, ancak baba denizi sadece ay karanlıklarında ziyaret eder” diyerek alaya almaya çalışırdı onu diÄŸeri.

“DoÄŸru” Derdi Tütünkokan bozuntuya vermeden. “Çocuk aydınlığa aldırmaz ki. TutulmuÅŸ ve her nasılsa kendi insafına bırakılmış bir balığa veya kilolarcasına egemendir o sandalın içinde. Sevebilir balığı kendi masumluÄŸuna aldanıp veya tutar kafasını koparır benim gibi ahahahaha”

Hem doÄŸru söze ne denirdi Allahını seversen…

“İşte bu kararı verecek olan balık deÄŸil çocuÄŸun içinde oluÅŸan özdür” diye devam ederdi ardından sıyırmış olan.

“Balık seçimini yapmış, avlanırken av olmuÅŸ çaresiz bir biçimde sandalın omurga tahtaları arasında veya livarlar dolusu suya gark olmuÅŸ haliyle, zorla nefes alıyor olabilir. Halbuki ona da yakalanan tüm türdeÅŸleri ile eÅŸit haklar tanınmıştır. DeÄŸil mi?

“Geçen Eylül darbe oldu bizim buralarda be aptal. Askerler sardı tüm köşe baÅŸlarını. Çıkamadık balığa uzunca bir süre. Kimse sormadı ki hem, açlar mı bu insanlar, yoksa açıktalar mı?”

Hepsi birden gülerlerdi dinleyenlerin, doğru olanın anlatılmasına kahkahalarla katılarak.

Sonra birden bire hep bir ağızdan avaz avaz bağırırlardı oldukları yerde havalara zıplayarak, haykırırlardı.

“Babalarımız seviÅŸgen, babalarımız seviÅŸgen bizimmm,
analarımız da denizlerin koca amcıklı orospusu”

Çaycı olanın iÅŸaretiydi bu ve anlardı. Muhtemelen BerduÅŸ’un iki demli bardakla gelip masaya yumuluÅŸu, Onları çekiye ve düzene davet ediÅŸi, koyulturdu muhabbetlerini yeniden. Aksi halde bu kahvede bedava çay artık yoktu ki, bu açıktı, seçikti ve anlaşılırdı.

“Deniz ile denizcinin arasında olup biten de tamı tamına budur” diye devam ettirirdi tütünKokan.

“Kurnaz olan ve erkenden sıra beklemeye dayanamayan balıkçıların deÄŸil, denizin ve balığın dilinden anlayan, her hallerini kabul eden bizim gibilerin, ÅŸansı yaver gitmekte fırtınalı denizlerde, çatala dönmüş köpüklerle akÅŸam üstlerine dayanan teknelerimiz ve donanımlarımızla dönerken, olabiliriz de yer yer ıslanmış, ama bokumuz bile donmuÅŸ ulen soÄŸuktan, kıç üstünde aÄŸlarımız ve tek parça yanaşırız rıhtıma muhtemelen…”

Bakışırdı kahvedekiler, deli olsun olmasın biri ağ bırakma sırasından söz ederken anlamlı ve kaygılı.

“Pancar motorun aleviyle ısınıyoruz ya deli” diye eklerdi herhangi biri, söze karışan.

“Ama iÅŸte yine de saÄŸ salim dönebiliyoruz ya evlerimize” derlerdi balıkçılar bir ağızdan

Suskunluk çabuk gelir, uygun ve sımsıcak bir yer bulup otururdu yüreklerine işte bu konuşmalardan sonra.

Birinden biri ahşap sandalyesinden kalkar, denizden evine sağ salim dönebilmiş olmanın mutluluğuyla, kahvenin arka ve dip köşesinde taş oynanan masalardan birine, oyunu seyretmek için seğirtirdi.

Ara ara geliveren tutarlılıklarını yaÅŸadığı ender anlarda vardı Tütünkokan’ın ve bu zamanlardan biri gelir çatardı tütünkokan’a sonraları.

Birer birer dağılırdı ilgilenenler etrafından, hafif deliliği yeterince esip de durulunca. Onun o telaşlı halleri gider gitmez de, tumturaklı aklının boşalan yerlerine, önünden hızla akıp geçen hayatı büyük bir erdemle kabullenmiş sakin, uslu aklı başında bir feylesof gelip de otururdu.

Tanıyanlar iyi bilirlerdi bu gidipte gelmelerini. Anlayış gösterirler, çay ısmarlarlar arada bir dalgalarını da geçerler ama oldukça da severlerdi Tütünkokan’ı. Tütükon derlerdi kimileri de iÅŸi dalgaya vurmak istediklerinde. Tütükon kısasıydı özüydü söylenmek istenenin ve halbuki asıl adı da bunlardan hiç biri deÄŸildi…

Vallahi ve Billahi…

O ‘BeÅŸParmak daÄŸlarının gölgesinde kızaran ve gittikçe kızışan bir savaşın orta yerindeki kahraman’ dı yalnızca. Olsa olsa civataları birazcık esnetmiÅŸti. Anlatırdı arada bunun nasıl olduÄŸunu;

En yakın arkadaşının, birden bire saldırmakta oldukları mevzilere veya makineli tüfek yuvalarına-ki burası hala pek anlaşılamamıştı- doÄŸru ateÅŸ ede ede koÅŸuÅŸunu bırakıp, geçit vermez bir duvara aniden toslayışını…

Ve o duvarı bir türlü geçmeyi beceremeyip kalışını öylece, sallanışını olduÄŸu yerde, taÅŸ kesiliÅŸini, taşın kızıla doymasını bastıkları yerlerde, bir süre ayakta yalpaya vuruÅŸunu…

Korkunç bir alev ve kurÅŸun rüzgarının kulakları dibinde esiÅŸini ve sonra….

Gelip de yanı başındaki kan kardeÅŸini buluÅŸunu tam alnından…

Bir fidanın köklerininden sökülmesini sonra,
YiÄŸidin, tarlalarından koparılıp, beÅŸ parmak daÄŸlarının ardına bırakılışını…
Metalin, kanın ve etin bir arada, ateşle yoğruluşunu sonra,
Beslenecek ovalara katık yapılışını…
Diz çöküşünü ardından her ikisinin, Elleri ve ayak tırnaklarıyla toprak ananın saçlarına tutunuÅŸlarını…
Ardından karnını bulan kurÅŸunları ahretliÄŸinin…
Kollarına devrilip kayboluşunu.

‘Bir karpuza tekmeyle vurmuÅŸsun gibi’,
İşte o sesin aklını sürekli oyan yankısını unutamayan.
Andıkça oynatandı aklını, öylesine yamandı da bu kahraman….

Anlatmıştı döndükten sonra da bir bir,
Ve köy halkı onu can evinden duymuştu.
“Ah” demiÅŸti bitirirken savaşın öyküsünü,
“Kendini eÄŸip büken bir rüzgara gönül koymuÅŸ gibiydi,
yalpalamış eÄŸilmiÅŸte iyice ahretliÄŸim….”
Anlamıştı karantinada yaşayanlar, anlamış ağlamış ve bağışlamıştı artık.
Oyarsa da oysun du aklını Tütünkokan. Hem bundan kime neydi ki. Bir gazileri vardı artık onların ve bu duyulacak gururlarıydı onların en kutsalından.

Deliliğine onay almıştı ya bir kez,

“Babalarımız seviÅŸgen, babalarımız seviÅŸgen bizimmm,
analarımız da denizlerin koca amcıklı orospusu”

Diye bağırırdı canı sıkılınca avazı çıktığı kadar.

Durulurdu coşkusu bitince ister istemez ve iç çekerdi taa uzağından güney denizlerinin

Mittiii!. Ah Ulan Ahh!”

****

Yorum Bırakabilirsiniz

 

 

 

BU HTML Etiketlerini Kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>