Sus’a.
Ellerimi bilinçsiz bir şekilde uzatıp, kendimi birden bire içinde bulduğumu varsaydığım karanlığın sınırlarını yokluyorum. Işık hala kayıplardaki yumak. Göremiyorum. Ama gerçek, zifiri bildiğimden ötürü oldukça sade. Veya ben öylesini varsaymayı tercih ediyorum. Bir sevi bu, aşkın olası başka bir tarifi belki.
Bir ihtimal, olmayan limanların büyük dalgakıranlarına, olmadık zamanlarda vuran grileÅŸmiÅŸ dalgaların… her neyse…
Veya ne bileyim bir bardağın içine zamansız düşen sineğin çırpınışı gibi bir şey.
Ne bilmenin, ne de bilince dolanın ayırdındaki saflığa, yordamına, metodlarına, öngörü ve sezgilerine ihtiyacım var boşlukta.
Çok mu gerekli akıl bu durumda?
Gözlerim hala kapalı.
Boşluğa terkediyorum yerçekimsiz hallerimi.
Bilmiyorum; Belki tam da şu anda, içinde bir yerlere hala ait olamadığım ve bir türlü olamayacağım kentin duvarlarına, gri yüzlü adamların, renksiz ve evet, belki de bu nedenle katılaşmış nitelik ve niceliğini yitirmiş fırçaları ve boyaları ile neler yazdıklarını. Neyi anlatmak istediklerini bilmek, ilgimi hiç çekmiyor.
Veya şöyle anlatayım; ‘Hangi soylunun evinde, hangi soysuzun vicdanında nelerin yankılandığını… ‘
İşte bunları bilmiyor olmak, o kentin yanılsaması diyorum usulca. Benimkisi ise, hiç olmadığı.
Åžu anı duyumsamanın getirdiÄŸi ve artık sadece benim olan ÅŸaÅŸkınlığıma sığınıyorum biraz. Boca bana bol geliyor. Bir süre sonra, o da ardında hiç bir iz bırakmadan geçip gidiveriyor. “Uzaklarda, koca koca daÄŸları oluÅŸturan kayalar, birden bire, tek bir sarsıntıya bile gerek duymadan toza topraÄŸa dönüşüyordur ÅŸimdi” diyorum. Yanılıyor olmasaydım, gürültüyü duyardım. Güvencim bu.
Oysa ben, dağ gibi bir dağın, gürültüyle yıkılıp koyaklara dönüştüğüne hiç bir zaman şahit olmuş biri değildim.
Soluğumu tutuyorum aralıksız. Bıraksam, nefesim buhar olup benden uzaklaşacak. Sıcak mı?. O kadar mı?
Değil. Olmadı hiç. Burada yaz, burada mevsimler, iklim, ya da zamanın o alışıldık, bildik, tanınmış, ritmik, simetrik yüzü, bir desen olup yanıltamıyor ki artık beni.
Tam farkına varıp ellerimi boşa çıkaracakken. Ayırd seçkince dibe doğru çöküyor. Ne kadar ayıp!
Doğru, boşluk olup ellerime doluyor çabaladıkça. Gözlerimde yılların tortusuyla birikmiş çapaklar, birazcık da kan oturmuş keyiflice. Azıcık suya değmek, kafi gelecek yumuşayıp döküntüye dönüşmelerine. Sağalacaklar.
Oysa onlar, herkesin gözüyle tamı tamına uyuşup, yukarıya bakmayı seçmemişler miydi benden habersiz, renkli, ahenkli?
Haydi ‘doÄŸrunun’ bir çok yanlıştan da oluÅŸabileceÄŸini, hatta bunu model olarak benimseyip kendine yol tutanları bilecek kadar karanlıkta, nasılsa tutarlılığa denk gelecek bir yönünün bilindiÄŸini keÅŸfedecek kadar, yaÅŸamda yol almayı bilmiÅŸtim de diyelim.
Ah! Ama, ya elde bir’i bulmanın o zehirli tadı…
Dip; Öyle sanıldığı gibi bulanık, öyle hayaletlerle dolu, düşündürüldüğü kadar karmaşık, yarısı yenmiş, kalanı tuketilmeden atılmış, sebzelerden, meyvelerden, azı kirletilmiş paçavralardan, tuvalet kağıtları, insan eriyikleri, rahatsız edici kokular, pis sulardan oluşmuş değil hiç. Ama kendimden öte olanı yanıltmış olmayı da benimsemek tercihlerimin arasında bulunmayı seçmiyor pek. Su var evet. Ancak ben onu kirletmediğim sürece duru yansılanıyor göz kapaklarımda..
Ve şimdi duru olanı kavramanın tam sırası.
Benliğime söylüyorum; Sakın korkma!..
‘Önündeki beyaz sayfaya yazmadığı sürece insan, düşüncenin yitik kalması her zaman bir olasılıktır’ ı doÄŸrular gibi birden, kendiliÄŸinden bir yaratıya dönüşüyor ya cümleler.
Seviyorum. Harflerin yumuşak başlı dizilişini büyük bir uysallıkla. Kelimelerin rahatça kendilerini ifade edebilmelerini. Kavramın cümlelerin içine saklanışını haince. Anlama bürünüşünü. Can verişini hikayelere. Öznelerin yüklemlere kafa tutuşlarını, zarf atmalarını cümleciklere. Şaşırtmalarını beni bile.
Ki ben yazarken onları.
Şöyle bir şey dilesem şimdi. Hazır kapatmışken gözlerimi. Tözüm avuçlarımdayken. Nefesim buhar olmamış daha.
Düşün ki rüyadasın. Açma gözlerini. Hani içinde tamamıyla uzlaştığın bir parçan vardır. Sana ait veya dışarıda bir yerlerde. Sakınmadan yaslanacağın bir omuzda, çekinmeden söyleyebileceğin en arzulu cümlelerin tam da önünde. Ya da ağlayacağın, ellerini dizlerinin arasına alıp, sana kucak olacak. Utandırmadan. Sorsa mesela sana; abartıp abartmadığını, son zamanlarda içtiğin sigarayı?
Sussan sen. Kendine verdiğin ve çoğunlukla tutamadığın sözlerin, aldanışların çelişkisi, çatışkısı içinde. Bakışların ele verse kabahatini. Ama kaçırmasan tuhaf bakışlarını. Hiç bir şeyi kaçırmak, hiç bir şeyden kaçmak zorunda olmasan. Çatışmasan. Kalmasan.
Bilse suskunluÄŸundan.
Anlasa,
Olanı ve biteni
konuÅŸmasan, konuÅŸmasa, konuÅŸma.
Kendini, bir yolunu bulur bağışlar insan.
Sus!
Düşün ki rüyadasın.
Görebildiğin, düşünebildiğin her şey, hissebildiğin kadar beyaz.
YazabildiÄŸin kadar yazsan. Soluksuz.
Adı gibi aşk olsa kendiliğinden. Ve sevişsen.
Bir daha uyanmasan. Sır olsan…
İp Ucu: ( Bir, yalnızca zafer, Sıfır ise her şeydir. )
Yumak : (Bilgi – cehalet, kadın – erkek, idealizm – materyalizm, Artı veya herhangi bir eksi, imiÅŸ diplerde biriken bütün bokluklar)
Ne söylendi?