Deveciali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutmuş, dağların, eteklerinde yaylaların, aşağıya indikçe ovaların o yemyeşil serinliğini, denizin engin mavisini görünce bir çırpıda unutmuş, Edremit’ten üç otuz kuruşa satın aldığı balta burunlu teknesini donatmış, denizlere açılmış, gün geçtikçe denizin bolluğunu bereketini, evine taşımış, böylece de tüm Tepeköy’e ve civar köylere örnek olmuş, Tepeköy tarihine adını ilk balıkçımız Ali aga olarak pullu harflerle kazıtmış, ancak ata yadigarı lakabından Tepeköy halkını bir türlü vazgeçirtememişti.

Dile en kolay geleni söylemeye alışkındı Tepeköy’lüler. Bazıları bunu yaparken, aradaki sessiz harfleri, bazıları ünlüleri, kimileri ünsüzleri, kimileri azıtarak ünlü ünsüz demeden aradaki sesli harfleri bile yutuyor, herkese bir biçimde takılmış olan lakapları tuhaf biçimlere sokuyor, bunun sonucu da söylemlerini Tepeköy’lüler tarafından anlaşılmaz hale getiriyor, zaman içinde kimse onların anlattıklarını dinlemez oluyordu. O yüzden köyün ilkokuluna yeni atanan genç öğretmenler, bu dil karmaşasını müdür tarafından bizzat sıkıcı bir söylev eşliğinde iyice öğrenirler, köyde ısı derecelerine göre ayrılmış bir kaç Hasan, renklere göre ayrılmış bir kaç selahattin olduğundan, hangi çocuk sıcak Hüseyin’in, hangi çocuk sarı Selahattin’in çabucak öğrenir, yoklamaları ona göre yaparlardı.

Okul çıkışı cocuk, koltuğunun altında taşıdığı kitaplarını ve defterlerini bir çırpıda hayattaki sedirin üzerine fırlatır, önlüğünü üstünden sıyırıp çamaşır selesine bırakır, eskimiş mintanlarından birini alır, yeni lastik geçirilmiş mayosunu altına çeker, yine lastik çizmelerinin arkasına basa basa sahile, o rengârenk teknelerin, çıpalandıkları iplerin huylarına göre dalgalara baş verip, yumuşak bir uyumla suda dans edişlerini izlemeye koşardı. Kıyıya vardığında kendisini bildi bileli kumların üzerinde yatan hurda, kırılmış tahtalarından içi dışı görülen, o eski yan yatmış sandalın bir kenarına oturur, yıpranmış çizmelerine dolan kumları silkelerken, yosunun kokusunu, iyotun buğusunu içine çeker, gözlerine bir parça daha mavi bulaştırırdı.

- More şunun ucunu bağlasana o taşa.

Deveciali’nin, ince manevralarla kıyıya yanaştırmakta olduğu sandalından fırlattığı ipi, ayaklarını suya şaplata şaplata vurarak koşup alarak, taşa değil ama kumsalın bittiği çalılığın başladığı yere çakılmış kalın bir kazığa bağladı, ardından su kenarına yakın bir yerde bulduğu yüksekçe bir taşın üzerine oturup, deveciali’nin teknesini kıyıya baştankara etmesini izledi.

“Bu” dedi deveciali çocuğun uzattığı deniz suyuyla az önce yıkanmış sepete tuttuğu balıkları doldururken, eli sahilde yatan kırık dökük sandalı işaret ediyordu.
- Bu kenarda yatan pusta, bir seferinde lodos yapmıştı deniz. İşte o zaman batırıvermiştik onu. Kurtaramadık. Tamiri yenisinden pahalıydı hesapladık. Devir hesap devri çocuk. Devir, hesabını iyi yapanın devri. Şimdi tahta kurtlarına ev sahipliği yapıyor.
- Ama üzerindeki martı boklarını temizlerken gördüm seni geçen gün. O da bu tekneler gibi miydi, onu da sever miydin şimdiki kayığın gibi?
- O bir yelkenliydi çocuk. Nedir yelkenli bilir misin?
- Yok bilmem.
- Eskiden motoru yoktu teknelerin, kollarımız ne kadar güçlüyse o kadar uzağa giderdik balık avlayabilmek için. Senin baban, ben, bir de Kör Rıza vardı, aşağıdan, Karantinadan. Tee, Geyikli sahillerine Boz adaya falan giderdik more onunla. Tam üç kişilik kürek yeri vardı. Üçümüzde geçerdik küreğe çatal deniz yaptığında. Ama rüzgar estiğinde bir bezimiz vardı kocaman, onu çekerdik öndeki direğine, rüzgar estikçe biz giderdik. Yorulmazdık, Yormazdı rüzgar bizi eserken. Yelken bizi rüzgarda kürek olmadan götürendi.
- Rüzgara açardınız bezi, sonra rüzgar mı iterdi sizi arkanızdan?
- Evet çocuk. Yelken böyle bir şeydi.
- Yorulmazdınız hiç değil mi?
- Yorulmazdık.
- Babam da mı yorulmazdı hiç?
Kıs kıs güldü Deveciali ve ekledi.
- Baban kürek çekerken de yorulmazdı be evladım. Çok güçlü baban çocuk, çok güçlü.
- Adı neydi?
- Neyin adı vre?
- Teknenin bir adı var mıydı. Rüzgara bez gerdiğiniz zaman ona nasıl seslenirdiniz?
- İsim koymak sonradan çıktı vre çocuk. Biraz düşündü. Ensesini kaşıdı sordu;
- Sen olsan ne isim verirdin ona?
Duraksamadan cevap verdi çocuk.
- Yelkanat.

Deveciali’nin gözlerinin daldığını, aklının vın vın ettiğini farkeden çocuk sustu. Bir süre ikiside konuşmadan sepeti türlü türlü balıklarla doldurmaya çalıştılar.

- Adı ne bunun?
- Ona dokunma çocuk. Tragonya o, zehirlidir.
- Kıpırdıyor ama, ölmemiş ki bu.
- O halde onu yeniden evine bırakalım ne dersin?

Gülümsedi, sonra Devecialinin sepete sığmayan balıklarını koyabilecekleri sağlam bir poşet aramaya koştu.
Elinde koca koca ve biçimsiz harfleriyle ‘Ankara Pazarı’ yazan sağlam bir poşetle geri geldiğinde, Deveciali hiç duraksamadan, yutkunmadan ve nefes almadan şöyle dedi;

- Babana söyle çocuk. O da izin verirse, Yelkanat bundan böyle senindir.

İp Ucu : (Hayat; Bildiğiniz salon. Tragonya; Ensesinde zehirli dikenleri bulunan çilli, gümüşi bir dip balığı oltaya falan da gelir. Sepet; kapaklısı vardı eskiden, işte ondan. Pusta; lanet olası şey veya baş belasının daha sevimlisi. More; niteleme sıfatı. Kuruş; Para’dan daha büyük bir değer o zamanlar, Lira rüya gibi bir şey. Mintan; Bir tür bildiğiniz gömlek : -)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>