|
|||||
Ramço…*** Elinde bir gaz şişesi, boğazına kadar katranın karasına gömülmüş plastik bir kova, dudaklarında sigaranın kına olmuş lekesi, yaralar içinde yüzü, ters çevrilmiş her nasılsa, fırtınadan yorulmuş, bitmek tükenmek bilmeyen yolculuklardan sonra, uzatılmış boylu boyunca kumsala, feleklerin üzerine yatırılmış, feleğin çemberinden geçirilmiş hızla, karnı ve karinası havada, mavi beyaz giydirilmiş bir sandal, hemen yanı başında Ramço ayakta. Bir eliyle sandalın, suyla sevişmiş kavisli göbeğini okşuyor ıslak ıslak. Gölgeli gözlerinden martılar fışkırıyor şimdi, bilge mi bilge, huzursuz mu huzursuz, çok bilmek iyi gelmiyor böyle adamlara!.. Sandalın biraz ötesinde, teneke bir kapta zift kaynatılıyor. İki adam, beyaz atletlerinin açıkta bıraktığı omuzlarını güneşten saklamıyorlar. Boyunlarından akan terle barış anlaşması yaptıklarından, ter sandala damlamıyor, bunlar da teri silmiyorlar bilerek, isteyerek.
Ter kokusu, zift kokusu, gaz kokusu, kum kokusu, taş kokusu, yosun kokusu, lüfer kokusu, bezir yağı kokusu, deniz .mcığı kokusu birbirine karışıyor, harmanlanıyor. Biri yanıyor sıcaktan, “suyu versene” diyor, gaz şişesini alıp başından aşağıya dikiyor ve içiyor. Zift kaynıyor. İnciraltı’ nın sevimli ve bağımsız balıkçı yurdu olduğu günler. Ankaralılar, İstanbullular ve dahi yabancılar ve yalancılar, henüz köylünün, emekçinin ve Irgatın, ekmeğini taştan ve denizden çıkaranın, işine gücüne, akıp geçen zamanlarına karışmamış. Günler o kadar duru ve ferah parıldıyor ki, dünyanın hiçbir yerinde böylesine güzel, ışıl ışıl olanı ve yaşanılası, görülmüş bilinmiş değil daha. Kimse çam kozalağından, deniz lalesinden, günebakanından, mısırından, zeytininden, bostanından, sararmış ekinlerinden, kuzu göbeklerinden, imece usulü değirmende öğüttükleri unundan ve kepeğinden kopup, göçe vurmak istemiyor. Maltızlarda patlıcanlar közleniyor akşam üstleri. Mahallenin çocukları közde pişmiş patateslerden araklama telaşında. Ellerine gün boyu salçalı ekmekten başka bir şey tutuşturulamamış. Dokuz bacaklı lambaların transistor niyetine kullanıldığı zamanlar bunlar. Ahşap kabinli radyoların, gösterge camlarına, Zürih’in, Moskova’nın, Belgrat’ın, Sofya’nın kısa dalga boylarıyla desenlendiği yıllar. Zift fokurduyor… İşte bu darbelerin üçüncüsü ve o anki zamana göre sonuncusu, Ramço’nun güçlü omuzlarına inmiş, göğsünü gere gere savunduğu cesur fikirlerini ezmiş, yüzüne bakanın tiksinip kusmak isteyeceği yara izlerini kazımış, tedavisi mümkün olmayan bir yalnızlığa ve terk edilmişliğe yaslamış da bir başını.. Bolşevikliğin, boşşeviklik olması gerektiği üstüne basa basa vurgulanmış. İnat etmiş. Dövmüşler, Dayanmış. Hayaları burulup sıkılırken bile, gık dememiş. Ama işte karısının dayanamayacağını düşünememiş hiç. O günden sonra yüzündeki yaralar hep kanamış Ramço’nun. Deli Amet’in bütün büyülü hünerlerine, bütün çılgınlığına, gidip gelmelerine aklının… Zift kumla karışıyor… Çomak dolanıyor etrafında. Tekne ters çevriliyor. Diğer adam susamış su istiyor. Bu defa gaz şişesi değil su şişesi dönüyor geriye. Adam başından aşağıya dikip, lıkır lıkır içiyor suyu. Ramço, benzinli Köhler motorunu bir hamlede kavramış, kaldırıyor. Dokuz beygir gücündeki bu motor, bir Ramço edemiyor. İki adam hızla teknenin, içine atlıyorlar. Omurgaları gıcırdıyor teknenin. Motora el atıp, yavaşça, teknenin gövdesindeki kalın takozların üzerinde yuvalanmış vidalara geçiriyorlar. Ramço bir gözünü kapatır gibi yapıyor, sentesine bakıyor motorun yukarıdan. Başını sallıyor. Şaft yuvasını yokluyor şimdi avuçlarıyla. Yüzünde dokunmanın, anlamanın, kavramanın, işlerin yolunda gittiğini hissetmenin tebessümü birikiyor. Zifte göz atıyor ardından. “Tamam” diyor. “Koyverin tenekeyi” Çomak ziftten aceleyle çıkarılıyor. Kıpkırmızı olmuş tenekenin koru ısıtıyor kumsalı. Kocaman taşlar toparlanmış haniden, alelacele yığıldıkları kupadan alınıyorlar. Kıç güvertesinin dibine, şaft ile omurga arasında bir yere yerleştiriliyor bunlar. Ramço, zift tenekesini kavrıyor, götürüp boşaltması gereken yere döküveriyor hemen. Keskin yanık kokusu. Ramço hissetmiyor, etkilenmiyor, iki adam yüzünü denize doğru dönüp -belli ki soluklanıyorlar- yan gözle ellerine bakıyorlar ramçonun. Ramço da ellerine bakıyor şimdi. Yanmamış, ateş işlememiş ki içine, dönüp bakıyor yüreğine, yanacak nesi kaldığına bakıyor… Çomak hızla dönüyor ruhunda şimdi. Ramço, ava hazırlanan ilk motorlu sandalın etrafında dolanıyor can havliyle… Eskisi gibi olmayacak hiçbir şey. O biliyor bunu. “Denize motor getirildiyse, yabancıların da gelip buralara yerleşmesi, uzun sürmeyecek” diye düşünüyor. Çamlarla kaplı tepelerde, yosunlar ve yılan otları ile süslü deniz kenarlarında dolaşıyor gözleri. Sarpasını, kupasını, Palamudunu, İspendeğini, Sardalyasını, Eşkinasını, Sinaritini, Koca gözünü, düşünüyor derinlerde. Ellerini yıkamak için eğiliyor denize. Kimse görmüyor, kimse bilmiyor artık. Kimse de gerektiği gibi düşünmüyor olanları. Ellerine su kumruları dolanıyor gizlice. *** |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne söylendi?