poyrazın hikâyesi
Sana söyleyecek o kadar çok ÅŸey birikti ki içimde…
Gecenin bir yarısı poyraz rüzgarına göğsünü gere gere direnen balkonun bir ucuna tünedim. İçmemem gereken bir sigarayı tutuşturdum avuçlarımda. Sonra kaldırıp başımı samanyolunu gözledim. Kulaklarım rüzgarın uğultusuyla biçimlenen doğal bir şarkının nakaratında. Önümde, hemen balkonun altından başladığı yanılgısına çabucak kapılıp, bir adımda içine düşebileceğin kadar yakınımızda akan koskoca bir deniz.
Su serin. Üşüyor olman belki de bundan.
Elbette sınırları var karşımda yalpaya vuran maviliÄŸin. Her iki yakasında bir türlü uykuya teslim olmayan evlerin, uzaktan bakılınca kendi hayaletleriyle oynaÅŸtığı sanılan, ışıklarla tutuÅŸturduÄŸu aceleci düşleri pencerelerinin diplerine böylesine sokulmuÅŸken rüyalar biriktirip…
Ve ben; O kadar doluyum ki anlatmaya, uykusuzluğum önümde çırpınan deniz gibi.
DarboÄŸaz.
Parıl parıl…
Eskiden sıklıkla yapabildiğim şeydi bu anlatmak. Ne zaman poyraz, barınağımın kuzeydoğu duvarlarına kendini var eden dinamiklerin gücüne güç katarak, çoğalarak ve bundan da cesaret alarak hırsla çarpsa, bükülen yel dalgası çatımıza doğru yükselirken girintilerin, çıkıntıların, saçakların ve kiremitlerin oluklarına sürtünür, bir yolunu bulur, hem kendini, hem sürtündüğü yüzeyleri sertçe hırpalar, binlerce insan yapısı engelin aralıklarından kıyametler kopararak geçmeyi başarır, elde ettiği zaferi, benzersiz bir melodi ile kulaklarıma getirir bırakırdı.
Yüzlerce kez dinlediğim bu eşsiz senfoni, her defasında bir başka orkestranın şefi idaresinde çalınmış gibi olur, bir çok defa işe yağmur karışır, kendisi için çalınan müziğe uyarak dans ede ede camlarımıza sokulur, korunaklı bir loca haline gelen balkonumun biraz ötesinde muhteşem oyununu sergiler, baş aktörü olur doğanın.
Buna benzer bir çok akışkan sahnenin ardından şimşekler gürültülü bir alkış koparır, ağaçların yaprakları başını eğer, karşı tepeler sallanır.
İşte öyle zamanlarda anlatmayı öğrenmiştim ben.
Eskiden sıkça denerdim de anlatmayı.
Şimdiyse önümde duran boğaz; aynı boğaz. Yine aynı karanlıkteyken bile seçilen dalgalarının beyaz çatlakları, fakat artık;
Her kafadan ayrı bir ses,
Kıyılarımda duyulan.
Yangından sonra tepelerinde ağaç kalmamış. Yanarak ve yakılarak yaşlandırılmış ormanın dökülen saçlarına meşe ağaçlarından taç yapacaklarmış, söylenti bu ağızlarda dolaşan. Ama poyraz yıllardır hiç değişmemiş. Yine aynı yoldan, yine kuzeydoğu duvarına, yine aynı oluklardan saçaklara, oradan kiremitlere akan poyrazın,
Kulaklarıma çalınan sesi yine benzersiz.
Ama yağmur yok. Yağamıyor, sürekli bir sıkıntı ardarda bir iç çekiş, bir kaç iri tane; Gerisi yok.
Ne gök, ne de ben ağlamayı becerebiliyorum artık.
İkimizde taş kesilmişiz olduğumuz yerde kasılıp. İnsan eliyle.
Bildikçe susuyor sustukça biriktiriyoruz içimize anlamı.
Ve onun yerine
Koyvermişiz zamanı,
Aradan geçmiÅŸ yıllar…
Geride ışıl ışıl gülümseyen yüzünle, gülücüklerin kalmış.
Ama yine de deneyebilirim. Elime çabucak sihirli bir pistole alıp, flouresant kontürlerle duvarlarıma çizdiğim resmine yeni doğmuş taptaze bir gülücük ekleyebilirim yeniden. Ardından, elmacık kemiklerinin altında, aniden çukurlaşan gamzelerine ışık düşürebilir, yeniden tılsımlayabilirim, karşıki evlerin ışıklarını kapatmasını bekleyip dalacağın rüyaları.
Bir elim karanlıkta, bir elim unutmamaya tutunmuşken aklımdaki imgeni,
Ve bilirim bunun bizim paylaştığımız düşlerin gölgesi bile olamayacağını.
Azla yetinebilirim. Öğrendiğim bu oldu benim hayattan.
Artık dokunamadığım, onun yerine çoğu defa sana masallar anlatmakla yetinmek zorunda kaldığım bir başına olmaklığımızın, bir armağan olmadığını,
sessiz sedasız da kabullenebilirim.
Dedim ya,
O kadar çok şey biriktirdim ki içime, uzağa erimli hiç bir akıntısı olmayan tuhaf romanların içinde, birden bire buluşuveririm seninle.
Ah, nasılsa her şey garip bir hikaye,
O halde ben de sessiz sedasız dillendiririm.
İpin Ucu; (Tüm yağmurlarından uzakta, iklimlerin
Bir Rüzgar eser ensene üşürsün. YokluÄŸunu aramaktanda öte duygulara sarılır üşüyen yanını sarmaya çalışırsın. Oysa avuntudur duygularına damgasını vuran. Sen baÅŸka baÅŸka isimler yakıştırıp hayalden gemilerinin içine koyarak olmak istediÄŸin limana gönderirsin. Olmak istemekle olamamak çeliÅŸkinin bayrağını taşısada ellerinde,”boÅŸver hayat çeliÅŸki deÄŸil mi” lerden ördüğün ağını savurursun ufkun kızıllığına. Kızıla ayrıdır tutkun bilirsin. Bilirsin ve o kızıl ufkun hakim olduÄŸu limanda yüreÄŸini nadasa çekersin.