|
|||||
Konuksuz AÅŸk*** Esra Cheshire, pikocuÄŸu ile giriÅŸtiÄŸi ağız dalaşından kaçmak için bir süreliÄŸine kendisini yatak odasının sessizliÄŸine kapatmayı uygun buldu. Böyle zamanlarda, geleceÄŸi görebilmek için bilici olmaya hiç gerek yoktu. GereÄŸince yaÅŸanmış olması yeterliydi benzer durumların. Daha da kötüsü, iÅŸ iÅŸten geçtikten sonra kendisini oldukça kilo almış bulabilirdi. Dağılmaya veya ‘az öncenin’ buÄŸusunu biraz olsun dağıtmaya ihtiyacı vardı. Mantosunu aldı. ayakkabılarını çabucak giydi. Kapısını sıkı sıkıya kapatıp, kilidini bir kaç tur çevirdi. Dar sokaklardan geçip caddeye ulaÅŸtığında, bir taksiye durması için el ederken, kendi kendine gülümsediÄŸini farketti. Sanki hep; “gitmesi gereken bir yol, varması gereken bir yer” varmış gibiydi… *** “Hepimiz birer gezgin oluruz ay doÄŸduÄŸunda”. “Var olduÄŸunu gözlemleyebildiÄŸimiz her ‘ÅŸey’, var olmanın bilinci ile donatılmıştır. Ve biz, bunların üreme yeteneÄŸine sahip olanlarını canlı, olamayanlarını ise basitçe cansız olarak adlandırabiliyoruz. Mülk edindiÄŸimiz ve iÅŸimize yarayabileceÄŸini düşündüğümüz her ÅŸeyi ise eÅŸya olarak tanımlarız. O halde buradan hareketle ‘bedenimiz bir eÅŸyadır’ demek ne kadar da doÄŸrudur ?”. Aslında yazmak, dile getirmek, öfkeyle haykırmak yeri göğü inletmek, bağırarak, inleyerek veya aÄŸlayarak ifade etmek istediÄŸi tek cümle; “Rahat uyuyabilir miydin ki bu kadar, kollarım seni böylesine sıkı sıkıya sarmalamasa, bedenimle ısıtıp içini, yüreÄŸinle yanmasam, rüyalarımda?” dan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Ne anlamı vardı ki bütün bu yazdıklarının. Eni sonu bedenin bir hapishane olduÄŸuna gidip dayanacaktı iÅŸte bütün bütün söyleyebileceÄŸi. Oysa kendisi çok daha büyük bir ÅŸeyin tutsağıydı ki ÅŸimdi… İşte bunu dillendirmeyi umuyordu saatlerdir karaladıklarında. Anlatmak, bazen susmaktan daha çok bitiriyordu onu. Bazen de tersi yıkıcı oluyordu böylesi dillenmenin. Ama arkasından hep göz yaÅŸları gelirdi …Dillendirmenin. AÅŸkın her defasında olmasa bile genellikle tek taraflı olduÄŸunu, çok uzun zaman önce öğrenmiÅŸti o. İki tarafın da eÅŸit derecede birbirini eÅŸit düzeyde sevemediklerini, yaÅŸananların çoÄŸu zaman tek taraflı kaldığını, diÄŸer tarafın sürece arasıra katıldığını, çoklukla da oyunbozanlık ettiÄŸini falan… Oysa aÅŸk kendi başınayken bile, oldukça yoÄŸun bir dengesizlikti. Ama aslında o, aÅŸkın bulunmak istenene yönelmiÅŸ bir arayış, bir yolculuk olduÄŸunu, bu yolculuÄŸun da genellikle hiç yol arkadaşı, yahut kendinden baÅŸka yolcusu olmadığını, hanidir biliyordu. Konuksuzdu aÅŸk. Üstlerine sıkı sıkıya kapanmış kapıların ardında, tozlanmamaması için çarÅŸaflarla örtülmüş duyguların saklandığı bir misafir odasıydı. Ev sahibinin bile, özel bir konuÄŸu olmadan girmek istemediÄŸi yasak odalardan biriydi iÅŸte aÅŸk denilen. Ne kadar tozu alınırsa alınsın, eÅŸyalar zaman içinde eskir, konuksuzluktan yıpranır, kapısı açılmaya açılmaya insan ruhunun derinliklerinde zamanla varlığı unutulup terkedilirdi. Üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra, artık varlığı bile tartışılır olurdu böylesi duyguların. İnanmayı seçerdi kimi zaman insan, kimi zaman da yok saymayı. Oysa uzun zaman önce kendiliÄŸinden kaybolup giden, iÅŸte bu yüzden, kaybolup gidebildiÄŸi için yok sayılan bir ÅŸeydi aÅŸk. ” …Ve AÅŸk, en büyük kaybımızdı bizim.” diye içlendi. *** Bir gün önce İpin Ucu ( Misafir bekliyor muydun annem : -) |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne söylendi?