Gün Batımı.
O kadar uzaklarındayım ki…
Seçemiyorum seni, insanlığımın kayıp dertlerine düşmüş, oyalanmaktayım. Ne bir tutku, ne bir tepki, ne de vücuduma giyebileceğim bir tenim var. Kaçmayı özlüyorum yine kendimden, ama zamanım kalmadı ki buna. Sürek avındayım sanki ve terleyen ruhumdan yaban domuzunun o kirli kokusu fışkırıyor.
Bir tazı köpeği gibi izini süren insanlığın, sonra bulan içindekini, insanı…
Ardından çekip tüfeğini, kendi insancıllığını vuran. Hem avı, hem avcısı, hem de takipçisiyim kendi yılgınlığımın.
Hem de yüreksizi, hem de kahpe, hemide onursuz, hemide zehir gibi…
Sığ ama yine de köpürürken yüce. Alıp içiyorum kendi kahramanlığımı yaratıp.
Moda sahilinde, tümseğe kurulmuş, tam karşısına adaların, banklarda, tövbelerde, hoş sohbetlerinde batmaya çalışan günün, oturmuşuz.
Hem aykırıyım olana, hem kendimi bitiriyorum yudum yudum.
Öylesine dertleşiyoruz, alamadığımız soluklarımızla. Naraya vuruyoruz sonra, içimizden geleni. Serseri bir duvar oluyor sesimiz, Çarpıp parçalarımıza ayrılıyoruz işte orada.
Kırıklarına basıyoruz camlarımızın, bir bakıyoruz ki canımız yok, olmayan acıtmıyor…
Ama yinede kanamıyorum sana. Uzağıma da gelsen, yakınımda da olsan, bir türlü doyamıyorum ya, öyle işte… Ve aniden basan içimi, ve koca bir ormanı yakan, ve koca koca kentleri, ardından ovaları, tutuşmamış ne kaldıysa işte daha.
Onları tutuşturan..
Yinede kıyamıyorum sonra bize. “Boş vermek gerek diyor” Devrim, “boş vermek olmuyor ama” diyorum usulca, yeni bir kadeh daha dolduruyorum içime şimdi.
Biliyorum ki o da yakmış içinde süren davasını, biliyorum ki o da düşkün özgürlüğe, biliyorum ki yanı başımda o da içiyor kendi kaderinden gönülsüzce.
Bir ara ilk mayıs günlerini konuşuyoruz. Hatırlıyorum.
Bir zamanlar kırmızı bir gömleğim vardı, kan kırmızısı, çocuktum ama benim de sendikam oydu işte. Benliğimi örtüyor, koruyordu ya beni yıpranmaktan. Tuttum bende bunu anlattım onlara.
Kötünün de kötüsü olmuştu şimdi Taksim’ de vurulmak, acının da acısı olmuştu iyiden iyiye içimizde mayalanan.
Solumuza doğru kaykıldık biraz, Devrimciliğimize…İlkin o bir şey demedi, ardından bende ağladım.
Ati dedi sonra hiç utanmadan ve sıkılmadan; “Yaralı bir ülkenin serseri piçleriyiz biz! Analarımız yok, babalarımız ise şekere doymuş bir arı kovanında rutinlerin işçisi. Hay ben böylesini kahpeliğin!”. Edepsiz edepsiz güldük sonra sokaktan geçenlere. Dolmuş duraklarında bekleyenler vardı, onlara da güldük, içimizden el salladık ölüpte gidenlerimize gizli gizli.
“Ne bir aşk” dedi Devrim, “Ne bir tutku” dedi Ati, “ne bir yankısı kaldı” dedim “Özgürlüğün”.
“Gün battı, o devir de kapandı artık serseriler !” dedi bize uzaktan bakanlar, “Gün battı” dedi Atila, “Gün batmış” dedi Devrim, “Biz de battık” diyerek gülümsedim, kahramanca.
Ağır olunca taş, kaldırıp, söküp atamıyorsun içinden.(….)
Öyle soğuk soğuk oturuyor bir yerlerinde, nefes almak zor zanaat, olur olmaz yerlerine vurup eziyor seni.
Zor zanaat şu yaşamak denen şey. Sana kalan dayanmak olan bitene, dayanmak var gücünle. Susmak, eylemsiz kalmak, hiç ama hiç konuşmamak, hiç kimseyle, kendinle bile. Ha bir rüzgarın içinde esiyorsun tatlı tatlı, ha yağmurlar yağmış da üzerine, hep aynı.
Kımıltısız, düşüncesiz, katıksız…
Yosunlar da bağlamışsın hanidir!
Mert Ataol
27 Haziran 2008 Cuma
İp ucu : (1977, Unutulmuş hafıza)
http://www.facebook.com/note.php?created&&suggest¬e_id=123195483700&id=84838809483
Ne söylendi?