|
|||||
Pembe ve Yalın.*** Pembe kiraza düşkün, yalın ise Pembe’ye. Ama uzaktan görüyorlar birbirlerini, Yalın, olduğu yerde çarpılıyor yıldırımlarla ve kentin bütün elektrik sistemi aniden çöküveriyor. Kale’ de karşılaşıyorlar bunlar. Günlerden Cuma. Kentin tüm köylerinden, kasaba ve ilçelerinden, ünlüsünü farklısını, ucuzunu fahişini fahişesini, koyununu keçisini patatesini, domates yahut biberini, bolca hıyarını ama, sarı ve mor mintanlı olanlarını hem de… Fakat kimse kiraz getirmeyi akıl edememiş halbuki pazar yerine. Pembe belki bu yüzden, belki annesinin siparişi nedeniyle, illaki de bulması gerektiğinden şalvarlık kumaşları, onun da kiraz desenlisini arıyor ortalık yerde. Bütün bir sıra boyunca dolaştıkça içinden, “kiraz olsunda artık, nasıl olursa olsun”, diyor. Arıyor aranıyor…
Kırıta kırıta, salına salına, kalçalarını bir kaldırıp bir indirerekten, bir o yana çınar ağacının gölgesinden sakınmadan geçerek -ama ağaca bile gülümseyerek-, bir de bu yana dağıtarak iyice -topuklu ayakkabılarından olsa gerek-, bolca, mavi mavi, boncuk boncuk dağılarak her bir yana, şakıyıp bazı pazarcılarla bir de, bazılarının yüreklerini de arkasına katarak, hoplatarak dolanıyor…. İki dirhem, bir çekirdek… Bir Cuma pazarında, bir pazarcının yüreği bir kez hopladığında, fiyatlar anında düşer, alan ve satan arasında, kıran kırana bir mücadele başlar. Gözler pembeye, akıl canın yongasına takılı kaldığından, düşe kalka bir takiple bu döngü devam eder. Sonra Pembe’nin geçtiği yerlere bir alıcı hücumu başlar ki… arada kalanın canı hep çıkar. Buna, ‘Eli işte, ehli oynaşta‘ da derler… Yalın, ince fakat oldukça kaytan olan bıyıklarında, baş ve işaret parmağını, burma olmuş bilezik’imsi hallerinde yakaladığında, pembe, sol baştan en dip kenarına kadar, bütün bir Pazar yerini, ilk üç sırasına kadar karıştırmış, don satıcısından, sebze, meyve ve helva üreticisine, ne kadar tezgah varsa artık, fiyatlarını ucuzlatmış, tuhafiye hizasına, tam da Yalın’ın, kendini kazık gibi hissettiği yere doğru, ilerlemekteydi. İşte ne olduysa zaten, o zaman oldu… Birden bire, Kale’nin kenar mahallelerini sessiz sedasız paylaşan, ne kadar coşkulu ve oynak esmeri varsa; palesi, şoparı, at arabacısı, faytoncusu, falcısı, bohçacısı, ama en çok da gürültücüsü, ellerinde siniler, ay çekirdekleri, darbukalar, klarnetler, alçak perdeden kemanlar, kemaniler, çalgıcılar ve geri getiresiceler yetmedi mi? Çengiler, halaycılar, dansözler ve yeni yetmeler, Tepeköy’ ün ileri gelenleri, köçekler,köşede sakız çiğneyenler ve ağzında asla bakla ıslanmayanlar, İri yarı dört çingenenin getirip, gazinonun dörtbir köşesinde bulunan çam ağaçlarına astıkları dev “şoparlörler”den yayılan, “Tepsi de tepsi fındıklar, Ayşe’de Veli agayı gıdıklar”, şarkısının ince sözlerine, kıvrak namelerinin büyüsüne ve havasına dayanamayıp, düğüne icab etmişler, Pembe’yi Yalın’a, kirazı da olması gereken yere, yakınlarda kahvesi bulunan, Coşkunun bahçesine yakıştırıvermişlerdi. Adet yerini bulmuş, Yalın’ın da başı, dillere destan bir şopar düğünüyle, evciliğe bağlanmış idi artık… Görünen oydu ki, kiraz dudakta, dudak Yalın’da eriyecekti bundan böyle. Gelinliğin incecik beline sarılmış, üzerine altın paralar iliştirilmiş, kırk düğümlü, esnek ama Kıpkırmızı kuşağın, bütün anlatabildiği de buydu düğüne katılanlara… *** |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne söylendi?