Ne söylendi?

Ve paylaştık

Dolunay

***

“İçime sok, batır sevgini derinlerime, döndür yalanlarını bir burgu gibi, çek hızlıca tapasını şarabın, dök kanımı.”
Diline doladığı şarkısının nakaratıydı bu ve usanmıştı tekrarlamaktan. İçinden geçeni tükürdü yere. Tutundu gergin bedenlerini, dallarının serinliğine tıkıştırdıkları zeytin ağacının bir dalına. Kalkacak oldu. “Toparlanmak” diye küfretti. Hem de Barışın kollarında. Aklına güvercin geldi. Pis pis sırıttı. Kustu kırmızı, kırmızı. Köküne doğru ağacın. Kanlanmış gözleriyle.

‘Bitse’ dedi içinden. ‘Her kes çekilip gitse dünyadan, dünyamdan her kes silinip gitse, bir ben kalsam, gerisinde çevrimin. Bulutlar olsa beyaz beyaz, dökülse güneşin boyası sıcaktan, sonra mavi olan, ışık olan, ne varsa gökte, siyaha dönse, bulutlar siyah, gök siyah, yıldızlar siyah.
Tek renk olsa dünya. Aslına dönse her şey. Görsek iyice açarak, kirpiklerimiz yırtılırken bakarak karanlığa, karanlıktan korkmadan bakarak ama. Fark etsek birden ve haykırsak deliler gibi; Hey aptallar, kusur aslında bizim gözlerimizde. Renk olarak yansıyan bu saçmalıklar işte. Delirsek sonra…’

‘Şarlatana güvenmemek, parlatana inanmamak gerek’.
Kimin sözüydü bu hatırlamıyordu, ama aklına takılmıştı bir biçimde..
Hangi filozoftu bunu söyleyen, yaşlı, düşünceli bir şaman olabilir miydi? Şaman neden yaşlı olsundu ki, saçmaydı bu. Kaç şaman adını uydurabileceğini hesaplamaya kalktı aklından. Bir ata sözüydü belki, kulaktan dolma değildi bu söylem. Emindi. Şu an çıkaramıyordu hepsi bu. Biri kulağına aniden fısıldamış ve çekilip gitmiş gibi belirivermişti aklında. Üstelemedi. Derin derin düşünmeye gerek yoktu. Olsa olsa bir balıkçıya yakışırdı bu söz. Güldü. İyice yayvanlaştırdı pelteşen dilini, damaklarını yokladı bir süre ve bağırmaya başladı. Sesi yudumladığı biranın köpüğü kadar sert, kayalara çatlayan deniz gibi gürültülü ve acımasızdı.

“Bilsek şarlatanı, parlatanı da tanısak hemencecik, gerisi kolayımıza gelecek ama, bu karanlığa alışmaktan daha da zor”. Elindeki koca Arjantin bardağını, kırmak ister gibi indirdi masaya. Masadaki her şey, kül tablası önden, sigara paketleri, fıstıkların konulduğu kap arkadan, kibritler, çakmaklar, ucuz meze tabakları hemen peşinden takip ederk onu, üşüşüverdiler yere. Ardından masanın kenarında tünemiş olan tayfalar, günübirlik misafirler çekiliverdiler sandalyelerinden.

İsmail kızışmıştı. İsmail köpürmüştü biradan, İsmail huzursuz, İsmail biraz deliydi. Oysa İsmail, içindeki bilgeliği kusuyordu masaya. Balıkların bildiğini, kimseden saklamaya niyeti yoktu onun. Gerekirse bağırır, gerekirse her kese bir temiz sopa çekerdi. Ama susmayacaktı. Kimse de susturamazdı onu zora koşup başını. Bütün gece dolunay vardı. Bilindik çakallar kentlere doluştuğundan, artık buralar ona kalmıştı. Yabani bir evrimin yasasıydı bu. Ağlamaklı, içkili, bol salyalı, bol acılı, yerlerde yuvarlanmalı, tükürmeli ve bol küfürlü. Sabaha kadar içecek, sataşabileceği ne varsa, hareket eden, konuşan, hafif rüzgarla tatlı tatlı hışırdayan ceviz ağaçları bile, nasibini alacaktı bu hesaplaşmadan. Ay batana kadar sürecekti bu. Ay batarken, kendini parçalamaktan yorulacak, küfürleri tükenecek, sövülmedik bir yer kalmadığından, yada farklı bir cümle kuramadığından olsa gerek, tükürükleri içine işleyecek, bir ağacın dibine usulca kıvranacak, güneş iyice ısıtmadan da bedenini, ayılamayacaktı.

Ağabeyinin ölümüne hayrandı o. Ölecekse, bir sandalın küreğine tutunup denize sarılmalı, öyle ölmeliydi. Aptal bir ağacın kuytusuna sığınıp çekip gitmek olmazdı. İhaneti olurdu denize bu biçimde ölümü ve bu bir balıkçıya hiç te yakıştırılamazdı böylesi intiharlar Karantina’da. Herkes bir yolunu bulup sıvışıp gittiğinde, ruhunu burada teslim edemeyeceğine kendini ikna edip, yaslayıverdi zeytin ağacanın gövdesine iyice sırtını. Şimdi, bir yandan gökyüzünde doğuya doğru genişçe bir yay çizip, gündoğumu çizgisine yaklaşmış olan dolunaya bakıyor,diğer yandan da başını koyacak bir kök bulabilmek için, eşeliyordu rasgele toprağı mırıldanarak.

‘Biliyorum kimse delirmek istemeyecek durup dururken. Kimsede karanlığa alıştırmayacak gözlerini renkli ışıklar parlarken böyle. Bütün delileri bilirim ben, bir çoğu pembeyi seçmişti de ne oldu? Ama her yanlış gibi, ışıklar da sahte, karanlık da. İnsan doğru düzgün okumayınca yolunu bulamıyor. İşte ağacın dibi. Toprağı eşelemekle de zengin olamıyor ki insan. Tek çıkar yol bu meslekte eskimekte. Tayfalarla rençberler arasında hiç fark yok. Her ikisi de guruldayan karınların sesini bir parça olsun bastırmıyor. Hiç fark yok içlerinden. Ölümlerden ölümler seçip de beğenmenin. Fark yok, fark yok, farkı yok birbirinden anaları bellenmişlerin.’
Son kez haykırmak istedi. İyice ayırdı ağzını. Sesi hala yankılanıyor gibi geldi ona. Eliyle yokladı yeri bir kez daha. Aradığı yastığı bulmuştu artık. Esnedi geniş geniş; “Kahrolsun buraların yabancısı hey! Toprağa bağlanana inat, delireceğim ben tuzlu suya inanıp” diyemeden yumuverdi gözlerini.
Ve ancak uyuduktan sonra süzülebildi bir kaç damla yaş, aralık kapaklarının arasından gözlerinin…

***

1 Yorum Dolunay

  • Çok sıra dışı bir çalışma tekniği ve roman yazılımı bu web ortamında.

    ‘Şarlatana güvenmemek, parlatana inanmamak gerek’.
    Son derece güzel, akıcı bir dilde ve farklı imgelerle dolu, bir o kadar da düşündüren anlam yüklü cümleler…

    Yazılarınızı takip edeceğim…

    Tebrik ediyorum…

Yorum Bırakabilirsiniz

 

 

 

BU HTML Etiketlerini Kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>