Ne söylendi?

Ve paylaştık

Böyleyken böyle.

***

2

Bir kaç gün sonra Boyacıselahattin, YaÄŸmurcu ve Baba’dan oluÅŸan bilirkiÅŸi heyeti, Ramço’ dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala doldurmuÅŸlar, çuvalı da çocuÄŸun sırtına istemeye istemeye vermiÅŸler, tek sıra halinde karaçam aÄŸaçlarının arasından, geçe geçe kendiliÄŸinden oluÅŸmuÅŸ oldukça yokuÅŸ, oldukça dik, oldukça kaygan, oldukça nefes kesen, pürçeklerle kaplı zemininde ayakta durmanın bile büyük çaba gerektirdiÄŸi patikada, yarı koÅŸarak, yarı kayarak, yarı yürüyerek bazen oflamaktan kızarmış yanaklarına bi nefes cigara dumanı doldurmak için durarak, demir yerine doÄŸru ilerliyorlardı. Her aÄŸaçlık biraz orman, her açıklık biraz deniz kokuyordu.

Böyleydi yol. Çıkmak değil, inmek yorardı adam olanı. Bazen de pabuçlar, giyeninden daha önce iniverirdi denizin kıyısına.

Üç buçuk kiÅŸi hep birlikte önce bir kenarından iyice tek tarafına doÄŸru yatırarak tekneyi ters yüz edilebilecek konuma getirdiler. Ardından çocuk, daha önce toplayıp bir kenara yığdığı felekleri birer birer, tekne döndükten sonra küpeÅŸtelerin denk geleceÄŸi boÅŸluklara dizdi. YaÄŸmurcu ve Selahattin’in devrilecek tarafa geçmesi ile birlikte tekneyi dikkatlice karnı üste gelecek ÅŸekilde feleklerin üzerine çevirip yatırdılar.

Yıllardır karinası üzerinden, göbeÄŸi ile günleri geceleri izleyen Yelkanat’ın yüzü, bundan böyle bir süre topraÄŸa bakacak, canı isterse tanıyacak toprağı, kumu bilecek, belki de suya bırakılınca bütün bu bildiklerini hiç unutmayacaktı. Böyle düşünüyordu çocuk.

- Koduğumun çivisi, anadın mı?

Avuçlarını karinanın upuzun çizgisi boyunca gezdiren Boyacıselahattin, bir yandan diÅŸlerinin arasına kıstırdığı sigarasını dumanlıyor, bir yandan kısılmış gözleriyle Yelkanat’ın gövdesinde iÅŸe yarar bir tek tahta, omurganın saÄŸlamlığına iÅŸaret edecek bir yapı bulmayı umuyordu. NasırlaÅŸmış elleri ilk kez, kimbilir hangi zamanda yerinden kopup, açığa çıkardığı paslı çivilerinden biri ile tanışmıştı Yelkanat’ın.

- Koduğumun çivisi, diye tekrarladı yeniden, anadın mı?
- Olmaz bir ÅŸey be Selo, dedi baba gülerek. Kirli bir bez parçasına çuvalın içinden çıkarıp kuma diklemesine koydukları gaz ÅŸiÅŸesinden bir kaç damla dökerek eline sardılar Selo’nun. YaÄŸmurcu Bafra paketinden bir dal çekti. YerleÅŸtirdi aÄŸzına, tutuÅŸturdu.

- İçme bu kadar be Hayri, diye söylendi Baba.
- Tedavi niyetine, diyerek geçiÅŸtirdi onu YaÄŸmurcu kıs kıs gülerken. Bir yandan da Selo’nun sarılıp balona benzetilmiÅŸ parmağını iÅŸaret ediyordu.
- Zor adam ederiz biz bunu, anadın mı, diyerek söylenmeye başladı Selahattin. Çok işi var bunun çok, acaip masraf yapmak ister buna, anadın mı?
- Yavaş yavaş yaparız be Selo, dedi Yağmurcu. Değil mi ki bizde zaman çok?
- Omurgayı bi’tamam yeniden yapmalıyız, diye devam etti Selahattin. Sonra bütün tahtalarının deÄŸiÅŸmesi gerek, anadın mı?. Hazır baÅŸlamışken livarı da kaldırırız, baÅŸ üstünü, baÅŸ altını, kıç üstünü kıç altını, hep deÄŸiÅŸtirmek gerek, anadın mı?
- Ne kaldı be selo geriye, diye çıkıştı baba düşünceli düşünceli yoklarken Yelkanat’ın gövdesini. “Anladım anasını satayım, anladım!”.
- Şunun şurasında bir kaç ay, anadın mı? derken Yağmurcuya dik dik baktı Selahattin.
- Bir çıkaralım bakalım kabaca masrafını dedi Yağmurcu. Oluruna bakalım hele. Sonra ekledi, ben de anladım anasını satayım anlamayan kaldı mı?.
- Çok para gerekecek, anadın mı? diye söylendi yine Selahattin. Söylemedi demeyin de, anadın mı?
- Denizde kum, bizde para, dedi baba gülerek. Çocuk ise hiç konuşmuyordu.

İncelemeleri bittiÄŸinde her biri, sözleÅŸmiÅŸ gibi dudaklarının arasına birer çam pürçeÄŸi yerleÅŸtirmiÅŸ, sırtları kıyıda yatan enkaza dönük, karşıdan belli belirsiz silueti görünen Gökçeada’ya doÄŸru giden irili ufaklı dalgaları izlemeye koyulmuÅŸlardı.

Paradan bahsedildiÄŸinde, bulutlar üzerlerine üzerlerine gelirdi Tepeköy’lülerin. İşsizlik yoktu. Var diyen yalan söyler, yalancının da hiç gözlerinin yaşına bakılmadan alnı karışlanıverirdi bir avuçla. Olmaz ise yatsı beklenirdi sönmesi için mumun.

Bir kere yemyeÅŸildi ki Tepeköy. Herkesin bahçesinde acısıyla tatlısıyla badem aÄŸaçları meyveye dururdu ilk baharlarında. Sonra köyün hemen altındaki sahile doÄŸru inermiÅŸ gibi yapan yolun her iki tarafına dümdüz uzanmış geniÅŸ düzlükler, böyle yumruk gibi kara üzümler, çavuÅŸ üzümleri, erik büyüklüğünde keçimemesi, ÅŸaraplık karaüzümü bolca verirdi cömertliÄŸinden koparıp. Bir inmeye görün siz bir de köyün altına, çeÅŸit çeÅŸit elmalıklar, boy boy atmış ekin tarlaları, bostana durmuÅŸ kavunluklar karpuzluklar, tava tava açılmış patlıcanın köze telaşı, her boydan kabak, fasulyenin sırığı korkuluk niyetine tam ortada, gölgesini yetiÅŸene siper etmiÅŸ karadutlar, hemen dibinde serin serin fışkıran Rayim’in pınarı, kıvrıla kıvrıla Çakıltepe’ye dönen patikalarda büyükbaÅŸ sürüleri, keçiler, küçükbaÅŸlar…

Her ÅŸeyi vardı Tepeköy’ün ancak, nedendir bilinmez bir tek parası yoktu iÅŸte. Dertlerinden kahvehanelere dolup taÅŸardı köyün erkekleri.
“Ne olacak bu halimiz?” diye sorardı yetiÅŸkinler.
“Hasat zamanı geçer”, derdi daha büyükler. Köyün asıl iÅŸ tutanları.

Ama balıkçı olan, hasattan da muaftı.

-Kumbaramda var bir şeyler, dedi çocuk hepsinin ortasına boylu boyunca uzanmış, ara sıra kıpırdanan kuyruğunu görmezden gelerek sessizlik canavarının.
- Üç kuruşla olmaz o iş dedi Boyacıselahattin, anadın mı?
- Ay başında ben de biraz katarım, dedi Yağmurcu yüreklice.
- Yapacağız bir şeyler artık, diye içlendi baba, isli gözlerini denizden koparıp.
- Çok çalışırım, dedi çocuk. Sonra yine sustu.
- Hayde, dedi baba. Toparlanın da yukarıya çıkalım. Gerisini, akşam kahvelerde hallederiz.

Eve vardıklarında gece olmuş, sofralar kurulmuş, anaanne Afetana yer sofrasındaki baş köşesine oturmuş, yanı başına bastonunu uzatmış, hemen yanına sol kolunun dirseğine torununu bekliyordu yemeğine başlamak için.
Usulca sokulup yanına çöktü çocuk.

- E, paÅŸam, diyerek söze girdi Afetana, Ne yaptınız bu gün Yelkanat’la,

Bir bir anlattı çocuk, Sözü bittiğinde Afetana uzanıp, şiltesinin bir köşesine sakladığı çıkın haline getirilmiş mendilini aldı, açtı içini. Kesesini çıkardı sonra içinden, aradı taradı ve bir köşesine kıstırdığı gıcır gıcır bir beşyüzlüğü hışırtıyla çekip çocuğun avuçlarına sıkıştırıverdi kimseye belli etmeden.

Böyleyken de böyleydi işte.
Çocuk artık yel olmuş, uçuyor, uçuyor, uçuyordu.

İp ucu: (Pürçek; Karaçam’ı bilir misin, Kara çam’ı?, Karina; Teknelerin dip göbeÄŸi, Felek; Kahpe olan. BeÅŸyüzlük; Para. Bafra; Samsun dolaylarında ilçe, konumuz gereÄŸi, paketinde zehir olsa, ben içerim bana getir. )

Yorum Bırakabilirsiniz

 

 

 

BU HTML Etiketlerini Kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>