Ne söylendi?

Ve paylaştık

İmroz’a gider…

***

Bir sen, bir ben, bir de Yorgo’nun şu tazecik gelini,
Etli dudaklarımızda aroması kara dutun.
Bir yudum şarap dökülür göbek deliğimizden, simetrik yanlarımıza düşer ve dağılır gece.
Gece dağılır, şarap dağılır, gelin dağılır. Sen olursun gelin şimdi ve sende olan ne varsa, karışır bana.
Akdeniz yüklenir camlarımıza, can mı dayanır buna, camlar mı dayanır?

Uçuk maviye boyanmış büyük bir masa, iyice eskimiş o ahşap sandalyeler, itinalı oturmayan kıçımızı uyaran, nereden ve ne zaman çıkıp batacağı belirsiz, umulmayan ve istenmeyen, fakat yinede batan, tazeye oldukça duyarlı, biraz muzır çiviler.

Yüzyılın bütün bereketlerine inanmış, tüm baskılara dayanmış, göçlere boyun eğmiş ama, inadına kök salmış, insanları giderken dirençli kalmış yine de Dut ağası.
Sarsılmış ama dökülmemiş hiç. Birkaç yıl meyve vermemiş sadece. Unutulmamış ki bu. Sözlü tarihine kazınmış, sazlı sözlü oynak düğün havalarında söylenmiş.

Bütün yağmurları yutmuş, bütün rüzgarları eğmiş, güneşi, arıları, sinekleri ve dahasını börtünün, en önemlisi nice zaman gelip, altına yerleştirilmiş birkaç oturgaça ve masaya konuklanmış, soluklanmış, bir dibek kahvesi, bir su, bir demli çay yuvarlamış, yuvarladıkça susuzluğunu, hasretini kuşanmış, eskisini yenilemiş, kanmış, yıkanmış.

İnsanlarını bilmiş, tanımış, sevmiş, okşamış yapraklarıyla.
Bilgelerin bilgesi olmuş artık asırlık Dut Ağacı ve lamı cimi kalmamış ki bunun.
Arılamış, durulamış, uğurlamış onları ve onlara olanları, bitmiş aşkları, başlayanları, yenilenen yaşamları.

Dut ağası, Dut ağacı, İmroz’un inançlı ve kadim peygamberi.
Oldukça bana göre, oldukça göçedenlere.

Ve dut yemiş bülbüle dönmüş bilmem kimin gelini, bir esmer, bir kara dut, huysuz bir uyku bozan,
geriye hal mi kalır her yanımız kepaze…
Yine çıldırır yapraklarında yeşil, yine zeytine döner gözlerinde ağaçlar, aniden soluklanır çeşme başında biraz, alıcı kuşlara kanar yeniden, kaçar da denizlerine göç adanın, sandallara saklanır bir İstavrit.

Ne ileri gidilir bu aldanışlara şimdi, ne gerisinde kalınır sırrına ermelerin.
Kaybolmak yanına kar haspamın. Bir imbat esiverir inceden, bir yol bulur adanın içlerine, fark etmediÄŸin bir anda, bakmışsın için gider…
-Ama ben-
Hem seninle bütünüm, hem de kendimden uzak. Bir yanık tenli dilber kıvrılır yanımızda,
Kar beyaz eteklerinde şiirlerin kokusu, ezer geçer gülüşü edep yerlerimizi, yuvarlanır içimiz kayalıklardan, çıldırtır gibi bizi yeniden ve yeniden.

Bir demli çay, fincanı okkalısı kahvenin,
Mantarından aşağısı damıtılmış Dimitri. Gece için saklanır ya Kopulos’un şişesi. İçilir ayırmak için eğriyi, doğrulardan.
Üzümlük bağlar, süzümlük deniz kızları, serilmişler şu sıcağın alnına,
O ne güzel boy atmadır öyle, canına yandığımın!.
O ne güzel kalçadır akasya tazeliği!.
O ne güzel fink atmadır pazarlık çarşısında!.

Ah ne güzel salınış o gözlerimizden. Bir içim su, bir yudum esmer, şu Yorgo’nun gelini. Yine salınır çarşıda, yine düşer üstümüzden entarisi basmanın,
Olanlar olur artık.

Bir anda düşeriz yataklara hesapsız, coşmuşuz da çoğalmışız, oynaşır perdelerle.
Üç armoni bir çalgı, upuzun bir klarnet, parmak ucumuzda titreşiyor o dilber. Bir yaylı yatak sesine kilitlenmişiz,
Bir‘leÅŸmiÅŸ bütünleÅŸmiÅŸ küfelik ve kupalık.

Sen varsın, bir de ben, elde biri bu yapar. Bir Yorgu’nun gelini bu da ikinci eder, geride kalanıysa bilmem artık ne paklar.

***

Yorum Bırakabilirsiniz

 

 

 

BU HTML Etiketlerini Kullanabilirsiniz

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>