Ne söylendi?

Ve paylaştık

Serbest meslek

***

3 Okula gidenleri en çok umut vaat edenleriydi köyün. Umut dediğin şey ise, üzerinde o kadar uzun boylu düşüneceğin bir olgu değildi oralarda. Devlet kapısından başkasına da pek aklı yatmıyordu o zamanlar köylülerin. Çok çok buradan çıkan soluğu devlet kapısında alabilirdi o kadar. Tepeköy'den öteye gidilebilecek en uzun mesafe ancak oraya varırdı. Ve yine de iyi bir şey olurdu bu. Tüm aile o kapıdan geçebilir, her biri nimetlerinden faydalanıverirdi devlet olanaklarının. Kahvelerde lafı geçmeye görsün, "Ne olacak seninki okuyunca" sorusuna; sıklıkla "polis", biraz "asker" ara sıra da memur olacak benim çocuğum diye yanıtlar gelir, kimileri de memur tanımının içine büyük büyük vurgularla "Öğretmen" mesleğini yerleştirir, ardından gururla kahveciye seslenip masasındakilere birer çay daha ısmarlayıverirdi.

Çocuklar açısından durum biraz daha anlaşılmazdı. Neydi ki meslek? Yanıt yoktu. Kimsenin anlamadan bilmeden, tercihini daha şimdiden yapmaya gönlü elvermiyordu. Ama bir keresinde, okul açıldıktan bir kaç ay sonra atanan, bununla da kalmayıp sürekli döpiyes giyerek derse giren kibar öğretmen, babalarının mesleklerini sormuştu da herkes birer birer "babam tarlaya gider" dediğinde; "Ona çiftçi demeliyiz" diye düzeltmişti kibar öğretmen onları tek tek. "Neymiş tekrarlayalım çocuklar" diyerek sesini yükselttiğindeyse herkes bir ağızdan "Çiftçi demeliiyiiz" diyerek bağrışmışlardı.

Belli ki çiftçi dedikleri, babalarının tarlayla olan ilişkisinden başka bir şey değildi. Çamurdu mesela çiftçi yolu olmayan tarlalarda, elleri de nasırdı. Hiç bir zaman biriktirilemeyen üç kuruştu mesela avuçlarında, ara sıra alınabilen ayakkabı, ara sıra Kale'den getirilen bir kaç metre kumaştı belki. Ama en çok çatıları akan eğri büğrü taşlarla yapılmış, rumların terkettiği toprak zeminli evlerde yaşayandı çiftçi. Artık eminlerdi ki bundan böyle aralarından hiç kimse, çiftçi olmaya dair dayanılmaz bir isteği içinde hiç duymayacaktı.

Bunlar olup biterken arka sıralarda oturan Recep, hiç gülmese bile yüzüne gülüyormuş gibi masum bir ifade katan o büyük büyük gözlerini açarak, parmağını havaya kaldırmış, bir süre öylece beklemiş, kibar hanım onu farkettiğinde, ayağa kalkmış, yıpranmış önlüğünün deliklerine ellerini sokarak " Ama benim babam tarlaya gitmez ki hiç, tarlamız yok bizim. Ama eşeğimiz var, oduna gider, zeytin çekmeye gider, sonra...." bir süre düşünüp sıkıntıdan dimdik olmuş saçlarında tombul parmaklarını gezdirerek, "Unuttum" dediğinde kibar hanım; "İşte biz bu tür mesleklere de serbest meslek demeliyiz, Neymişşş" diyerek bütün bir sınıfı "Serbeeesst mesleeek" diye bağırtmış, bu bağırtı çağırtıdan sonra, ara verilip teneffüse çıkıldığında çocuklar Recebin peşine takılmışlar, "Serbeest mesleeek" diyerek onu, onun nezdinde babası Gongon Cemali'yi alaya almışlar, utandırıp yerin dibine geçirmişlerdi.

Recep ertesi gün, onu izleyen diğer günler, hatta haftalar, aylar, dört mevsim, bir yıl, sonraki yıllar, ne bir daha okula, ne de okulun bahçesine hiç bir zaman adım atmamış, Çocuğa göre öğrenimini, kibar öğretmen, okul müdürü ve diğer aklı erenlere göre umutlarını, kendisine göre "Koduğumun okulu"nu, muhtara göre "Ne olacakti ki zaten bu çocuktan yahu?" yu hayatından tamamen çıkarmıştı.

Oğrenmek istemiyor değildi Recep. Bilmek, yeni olanı keşfetmek, onu düşünmek, düşündüğünü tahayyül edip geliştirmek, geliştirdiğini uygulamak gibi, bir ilkokul öğrencisine oldukça yakışan özellikleri vardı onun da. Ama işte o, amcasının oğlunun eskittiğinden bozma delik deşik önlüğünü, kızgın maşa ile dağlanmış mor lastikten ayakkabılarını, kendisine göre daha kibarların gittiği pusta okula giyerek koşup katılmayı, "Serbest Messleeeek" diye bağırmayı, bağırırken, babasının eşeğine odun sarışlarını, zeytin yağı fabrikasın avlusundan araba araba çektiği pirinaları, çuval çuval sırtlayıp, rampa boyunca tırmanarak büyük havuzda dönüp duran mengenenin taştan tekerlekleri arasına döktüğü zeytinleri, sonra eve döndüğünde beline yaktıkları yakıyı, babasının, o incecik, zayıf, çıtkırıldım yapılı adamın yorgunluktan cam kenarındaki saman şilte üstüne kapanışını, sabah vardiyasına kadar da soluksuz uyumasını, bir türlü çıkaramıyordu da aklından,

Ya neyse...

Tahir'in zeytinliği, denizin hemen kıyıcığında, mersin ağaçlarının, maziların çabucak kümelenip yoğunlaştığı, sert poyrazların yamacını yalamasıyla tepeye doğru büktüğü çalılığın hemen bitiminde, taş atsan denizin ortasına kadar ulaştırabileceğin yüksekçe bir yerdi. Yukarıdan bakıldığında pırıl pırıl olurdu denizin dibi. Ne bir kaya, ne bir taş ne de bir yas. Göçe vurmuş balıklar boğazın bu kısmına ulaştığında, mecburen bu sığlıktan geçmek zorunda olduklarından, her şey net, her şey açık ve yaşananlar da bir o kadar vahşiydi.

Recep okulu bıraktıktan sonra bir süre aylak aylak etraflarda dolaşmış, babası gibi onun da çiftçilik yapma olanağı pek olmadığından, sürü çobanlığı veya balıkçılık arasındaki tercihini balıkçı olmaktan yana kullanmış, hem dinamitçilere gözcülük, hem de avlanan balıkların su yüzünden toplanması konusunda, tamı tamına yirmibeş kuruşa dinamitçilerle anlaşmış, o zamandan beri de kar kış demeden her gün bu zeytinliğe gelip tepeden balık gözleyenlere katılarak, bir çırpıda büyümüş ama yine de çocuk kalmış bir adamdı artık.

Bazen Çocuk, okuldan sonra demir yerinin bulunduğu koya pek de uzak olmayan bu zeytinliğe uğrar, Receb'e elinden geldiğince öğrendiklerini aktarmaya çalışır, şakalaşır, yarenlik eder, biraz zaman geçirirler, sonra çocuk Yelkanat'ınbulunduğu kumluğa, Recep gözcülüğün başına dönerdi yine.
Açık öğretim denen şey, ta o zamanlardan vardı.

- "Küçük Veli yas tatilinden döndürdükten soona babanelerine gitmişler, orada.."
- Bak yine yanlış okuyorsun. Dikkatini buraya versene oğlum sen ya. Nerde 'r' harfi. Uyduruyosun. 'Soona' değil sonra diye okuyacaksın orayı, 'r' yi yutma. Haydi baştan alalım, oku bakalım bir daha.
- Aha dinamiti sarıyorlar naylona len, bak!
- Balık gördüler galiba, kalk, kalk!.

Kaşlarını ciddi ciddi çatmış, şapkasını yana yatırmış olan 'Bolelli'nin bir gözü yoktu. Birinci dünya savaşından beri toprağın koynunda unutulmuş mermileri demir testeresi ile ortasından yarar, şarapnele sarılmış dinamit lokumlarını çıkarırdı elleriyle. İşte bu mermilerden bir tanesi yemişti sol gözünü. Bir kolu da uzunca bir zaman iş görmez olmuş, neden sonra eski gücüne ve hareketliliğine kavuşmuştu kol. Orası da derler ya hani; yarım veya yamalak.

İşte o kol şimdi, dinamit lokumunu avucunun içinde top top ediyor, sonra diğer koldaki diğer elinde yardımıyla dinamiti avuçluyor, sıkıyor, iyice yuvarlayıp bir plastik parçasına sarıyor, topağın üstünde bir yerde nylon parçasını hışırtıyla büzüştürüp, ince bir sicim ile büküm yerinin dibinde iyice dolaştırıyor. Boşa çıkan el şimdi sakin. Ama birden yeniden hareketleniyor el. Dinamit torbasının ucundan sarkan ipi yakalıyor çabucak. İpin bir ucunu dişlerin arasına götürüp sıkıştırılmasına yardım ediyor, bu da halledilince iş diğer eli beklemeye kalıyor. Çok geçmeden Bolellinin elleri bu defa kapsül için buluşuyor. Kapsülün etrafına fitil ve bir kaç kibrit çöpünü yerleştirilip aynı iple onu bağlınıyor çabucak, iyice büzülmüş torba ağzına saplıyor sonra.
Patlatılmaya hazır hale gelen dinamiti aceleyle otlar arasına sıkıştırıp, bir yenisine başlıyor şimdi Bolelli.

- Var mı jandarma falan ortalarda? diye bağırıyor balık gözleyenlerden biri.
- Yok kimse, diye bağırararak karşılık veriyor Recep.

Zor işti bu gözcülük. "Jandarmaya yakalanmayacaksın hiç" diyordu Recep, zaten kocaman olan gözlerini daha daha açarak. "Gözlerini dört açacaksın. Yakalandın mı doğru kodese".

Büyük olmasına yine büyük ama bir o kadar insancıl, bir o kadar da zehirliydi artık o gözler.
Serbest meslek yine bir can almıştı.

İp ucu: (döpiyes; iki perdelik oyun, müsamere. Dinamit; gürültülü patlangaç. Kapsül; patlangaç prezervatifi. Vardiya; hani?. Pirina; yağı alınmış zeytinden arta kalan posa. Posa; Ehh, elinin körü )

Böyleyken böyle.

***

2

Bir kaç gün sonra Boyacıselahattin, YaÄŸmurcu ve Baba’dan oluÅŸan bilirkiÅŸi heyeti, Ramço’ dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala doldurmuÅŸlar, çuvalı da çocuÄŸun sırtına istemeye istemeye vermiÅŸler, tek sıra halinde karaçam aÄŸaçlarının arasından, geçe geçe kendiliÄŸinden oluÅŸmuÅŸ oldukça yokuÅŸ, oldukça dik, oldukça kaygan, oldukça nefes kesen, pürçeklerle kaplı zemininde ayakta durmanın bile büyük çaba gerektirdiÄŸi patikada, yarı koÅŸarak, yarı kayarak, yarı yürüyerek bazen oflamaktan kızarmış yanaklarına bi nefes cigara dumanı doldurmak için durarak, demir yerine doÄŸru ilerliyorlardı. Her aÄŸaçlık biraz orman, her açıklık biraz deniz kokuyordu.

Böyleydi yol. Çıkmak değil, inmek yorardı adam olanı. Bazen de pabuçlar, giyeninden daha önce iniverirdi denizin kıyısına.
Böyleyken böyle…. Yazısının tamamını Oku

Yelkanat

***

1

Deveciali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutmuÅŸ, daÄŸların, eteklerinde yaylaların, aÅŸağıya indikçe ovaların o yemyeÅŸil serinliÄŸini, denizin engin mavisini görünce bir çırpıda unutmuÅŸ, Edremit’ten üç otuz kuruÅŸa satın aldığı balta burunlu teknesini donatmış, denizlere açılmış, gün geçtikçe denizin bolluÄŸunu bereketini, evine taşımış, böylece de tüm Tepeköy’e ve civar köylere örnek olmuÅŸ, Tepeköy tarihine adını ilk balıkçımız Ali aga olarak pullu harflerle kazıtmış, ancak ata yadigarı lakabından Tepeköy halkını bir türlü vazgeçirtememiÅŸti.

Dile en kolay geleni söylemeye alışkındı Tepeköy’lüler. Bazıları bunu yaparken, aradaki sessiz harfleri, bazıları ünlüleri, kimileri ünsüzleri, kimileri azıtarak ünlü ünsüz demeden aradaki sesli harfleri bile yutuyor, herkese bir biçimde takılmış olan lakapları tuhaf biçimlere sokuyor, bunun sonucu da söylemlerini Tepeköy’lüler tarafından anlaşılmaz hale getiriyor, zaman içinde kimse onların anlattıklarını dinlemez oluyordu. O yüzden köyün ilkokuluna yeni atanan genç öğretmenler, bu dil karmaÅŸasını müdür tarafından bizzat sıkıcı bir söylev eÅŸliÄŸinde iyice öğrenirler, köyde ısı derecelerine göre ayrılmış bir kaç Hasan, renklere göre ayrılmış bir kaç selahattin olduÄŸundan, hangi çocuk sıcak Hüseyin’in, hangi çocuk sarı Selahattin’in çabucak öğrenir, yoklamaları ona göre yaparlardı.
Yelkanat… Yazısının tamamını Oku

Bir boÅŸ, biri dolu.

***

Uykusunda uzunca bir süre; “Sırası gelen, altında büyük büyük ateÅŸlerin yandığı kazanların önünde soyunuyor. Bu bir cehennem hikâyesi deÄŸil. Bu hikâye, göçe vurmuÅŸ hacıların öykülerinden çok çok uzak. Gece bütün enerjimi soÄŸuruyor. Üşüyor üşüyor üşüyorum.” gibi düşüncelerle, uyanıkken de arada sırada;
“Bir zavallı kelebek,
Zaten kısacık ömrün,
Bir o duvar, bir bu duvar,
ÇiçeÄŸi olmayan kentti…”
gibi pek de şiire benzemeyen ancak parçacıklara oldukça benzeyen tutarsız, oynak, nerede ne yapacağı pek belli olmayan kelimelerle oyalandı. Kelebeğe neden takıldığını anlayabiliyordu da, kaynar kazanlara aklı pek ermiyordu. Ne zaman uyuyup, nasıl ter içinde uyandığını hatırladığında ona da aklı yattı.
Bir boÅŸ, biri dolu…. Yazısının tamamını Oku

üç nokta

***

Aslında ‘boncuk’ olan, senin o gözlerindi

- Aslında aramalıydın.
- Ajite etmiş olmaz mıydım?
- Olmazdın. İnsanlar, özel anlarında kendilerini hatırlayanları, önemseyenleri bilmek isterler. Çoğu durumu önemsemediğini, bundan daha önemli şeylerin olduğunu, kendisinin böyle şeylere değer vermediğini iddia etse de, özel anlarında kendilerini anımsayanları gizliden gizliye akıllarının bir köşesine kaydederler.
- Hangi köşesine?
- Geç dalganı sen. Ben biliyorum olan biteni. Gizliden gizliye ona anlatamadıklarını mektuplara biriktirip, şiirlere döktüğünü hep biliyorum. Hepsi de zamanı geçmiş şeyler.
- Geçer mi hiç zamanı sevginin? Ona karşı hissettiklerim sonsuza kadar kalıcı olacak. Bundan eminim.
- Sen eminsin diye mi olacak bu, kalıcı?
- Beni tanımıyorsun.
- Herkes’i tanıyorum ben. DiÄŸerlerinden hiç bir farkın yok senin de. Hepinizin hikâyesi ortak. Akılları donduran bir unutkanlık. Hiç bir ÅŸeyi başından alıp sonuna eriÅŸtirememe, yolda kendini kaybetme, baÅŸka baÅŸka yollara sapma saçmalığı. Hikâyeniz bu sizin. Önce topraktan kemiÄŸe, kemikten ete, etten cana, candan hayata, hayattan düşünceye, sonra insana dönüşeceÄŸiniz yerde, ‘sonra’ kısmını unutup, tuhaf, kendisinden baÅŸka her ÅŸeye zarar veren, düşüncesini sadece kendi yaÅŸamını ve sonsuzluÄŸu arayış çabasını sürdürebilmek için kullanan, bencil ve zavallı yaratıklara dönüşüyorsunuz. Geçecek elbet. Bir zaman sonra unutacaksın sen de. üç nokta… Yazısının tamamını Oku

Zencefil

***

- Misafir bekliyor muydun annem?

Sarıldılar, öpüştüler, bir süre elleriyle konuştular. Neden sonra kapıyı kapatmak ev sahibini aklına geldi, salona geçtiler.

- Kusura bakma hayatım haber vermek aklıma gelmedi hiç. Tek istediğim kendimi evden dışarı atabilmekti.

Geniş camlarına bile fazla gelmişti gecenin yükü. Salonun orta yerinde bir yastığın üzerine oturmuş olan adam ayağa kalktı.

- Esra’cığım, Reiki hocam Tunçbilek Demirbilek ile tanış.

Memnun olduğunu belirten adam elini sıktı. Ekledi.

- Arkadaşlarım çoğunlukla Tunç demeyi tercih ederler bana.

Zencefilli bir şeyler kokuyordu adam. İştah açıcı, gevrek, tarçın bile olabilirdi bu koku emin değildi.
‘Zencifil’ dedi Esra içinden, adamın kocaman ellerine, iri yarı cüssesine bakarak. Eskiden olsa “neiki” diye sorar, arkasından piÅŸkin piÅŸkin gülerdi. Yapmadı. ‘Nasıl bir ruh haliyle bu kadar karmaşık isimleri bir araya getirir ki baba olan?’.
Zencefil… Yazısının tamamını Oku

Acımtrak mai

***

SoÄŸan, lahmacun, iskender, urfa , bursa, antep, pizza, hamburger…
Hepsinin üzerine bolca bira ve patates kokan ara sokakları geçip, çamaşır suyu, bonbon şekeri, çikolata, vitrininden taşan şıkır şıkır giysi kokularının oynaştığı ana caddeye ulaştı.

Doymak bilmez bir enerjisi vardı bu semtin. Durmadan öğütecek bir şeyler hep bulurdu dişlerinin arasında.

Bir yönünü izlediÄŸinizde Harbiye’ye, diÄŸer tarafından gittiÄŸinizde Pangaltı’ya çıkabileceÄŸiniz meydana ulaÅŸtığınızda iÅŸiniz oldukça kolaylaşırdı. Her daim parlak ışıklarla aydınlatılmış, göz alıcı giysilerin sergilendiÄŸi vitrinler, ev gereçleri, cepheleri yapay granitler, neon ışıklı tabelalarla kaplı, şıkıdım binalarla dolu bu caddede yürümek, rahatlatıyordu Pınar Kocakara’yı.

“İşte” dedi içinden, acımtrak mavi iç çamaşırlarının sergilendiÄŸi vitrine bakıp azıcık kızararak. “Aklımızdaki ideal oyunlara uygun bu tür ÅŸeyleri satın alıyoruz önce. Sonra bize onun içini taşırmadan dolduracak birilerini bulmak kalıyor. Kimimiz baÅŸarıyor da bunu. Bunlar içimizde en ÅŸanslı olanları. Ama çoÄŸunlukla ortaya o kadar gülünesi ÅŸeyler dökülüyor ki. Arkasından kırılıp bir köşeye atılan oyuncaklar…”
Acımtrak mai… Yazısının tamamını Oku

Varyant

***

-İçimiz yanlışlarla dolu.

Oysa aracın kapısını hiç de sert kapatmamıştı Esra. Ve nefesi kaldırım kokuyordu taksi sürücüsünün.

- Ee, ÅŸey, ben Fenerbahçe’ye gidecektim?.

Yaptığı kargacık burgacık binalarla dünyayı deÄŸiÅŸtirdiÄŸini sanan, sanmakla da yetinmeyip bu aptalca giriÅŸimlerini büyük büyük reklam panolarına, gazete ilanlarına, biçimsiz logolu parlak kuÅŸe kağıtlara sere serpe yayan inÅŸaat ÅŸirketi saflığının, hemen köşesinden dönerek fulya’ya, Ihlamur kasrı’nı geçip DikilitaÅŸ-Darphane sapağından, köprü trafiÄŸine karışabilmek için Barbaros bulvarına girdiler.

NiÅŸantaşı’ndan BoÄŸaziçi köprüsünü geçipte Fenerbahçe’ye gitmeyi ummak, normal zamanlarda bile akıl kârı bir iÅŸ deÄŸilken, bunu tam da cuma gecesine denk getirmek için birazcık saf olmak gerekliydi.

- Belki de bu yanlışlar tamamen bir yanılsamadan ibarettir kim bilebilir?
- Köprü geçiş ücretini ben ödesem?
- Kgs kullanıyoruz biz, bütün bir durak.
- İyi ya işte nakit olarak iade etmiş olurum ben de.
- Han’fendi, yanlışsam düzeltin demiÅŸ miydim acaba?
- ???

Bir süre dikiz aynasından Esra’yı süzen adam, gözlerini yeniden yola çevirdi. Taksi durağının “Kargalar basmış lan kenti, bu ne kalabalık! ikiyüzelli yarda öteden, önümü bile göremiyorum. Maçka’dan dönen boÅŸ araç var mı? Sis sis sis!” anonsu kabinin içinde bir süre dolandı. Oyalanmadan hafif aralık olan camlardan birinden akıp gitti.

- Duyuyormusunuz, dedi sürücü. Yakında şişe suları bile içilmez olacak diyorlar peeeh!. Ne günlere kaldık yarabbim.
Varyant… Yazısının tamamını Oku

Konuksuz AÅŸk

***

Esra Cheshire, pikocuğu ile giriştiği ağız dalaşından kaçmak için bir süreliğine kendisini yatak odasının sessizliğine kapatmayı uygun buldu.
- Bana artık piko demesen,
Oysa PikocuÄŸum derken Esra’nın içi gidiyordu.
- Neyim ben Allahaşkına eski moda bir mutfak örtüsü mü?
- Ama sen seversin ki sana PikocuÄŸum dememi.
- Ama sevmiyorum. Hiç de sevmedim. Bir adım var yahu benim. Ööööfff !
Anlamıştı. Ona yakıştırdığı ve uzun zamandır benimsedikleri ‘isimcik’ artık kabul görmüyorsa, bunun elbette baÅŸka bir kadınla ilgisi vardı.
Tuvalet masasının önünde bir süre sessizce oyalandı. Kapının sertçe kapanışını duydu. Neden sonra parçalamak isteğiyle sıkı sıkıya kavradığı eşyaların, hınçla boğazları sıkılmış parfüm şişelerinin yere savrulduğunu farketti. Arkası felaketti bunun. Tek başına göğüslemek zorunda kalacağını bildiği, yeni yeni alınmış bir sürü elbisenin, yüklü alışveriş faturalarının, yakışsın veya yakışmasın yepyeni bir saç modelinin, kendisini erkekler hakkında sorgulamaya iteceği bir felaket.

Böyle zamanlarda, geleceği görebilmek için bilici olmaya hiç gerek yoktu. Gereğince yaşanmış olması yeterliydi benzer durumların.

Daha da kötüsü, iÅŸ iÅŸten geçtikten sonra kendisini oldukça kilo almış bulabilirdi. Dağılmaya veya ‘az öncenin’ buÄŸusunu biraz olsun dağıtmaya ihtiyacı vardı. Mantosunu aldı. ayakkabılarını çabucak giydi. Kapısını sıkı sıkıya kapatıp, kilidini bir kaç tur çevirdi. Dar sokaklardan geçip caddeye ulaÅŸtığında, bir taksiye durması için el ederken, kendi kendine gülümsediÄŸini farketti.

Sanki hep; “gitmesi gereken bir yol, varması gereken bir yer” varmış gibiydi…
Konuksuz AÅŸk… Yazısının tamamını Oku

Uçan yaban kuşları..

***

-Peki bey’fendi siz saçmalığınızı nasıl alırsınız ?
-Mersi canım teşekkür ederim orta şekerli olsun lütfen.

Mutfağa doğru yönelen garson karar değiştirip düzensiz adımlarıyla diğer müşterilerinden herhangi birine yönelirken, masasının üzerindeki peçeteyi huzursuz biçimde çekiştiren adam şöyle düşünüyordu.

“Seninle yıldızlar sönene kadar seviÅŸmek, evrenin kuytusunda, asla sabaha kadar deÄŸil”. Durakladı. Son sözü kalabalık caddeye bakan vitrinin camlarında gezdirdiÄŸi gözlerine bıraktı. “sonrası hiç olmasa”.

O gittiÄŸinden beri asla okuyamadığı kitapları olmuÅŸtu artık. Mesela ‘Uçan yaban kazları‘nı çocukluÄŸundan beri çok sevdiÄŸi halde, her zaman yaptığı gibi yeniden okumaya kalkıştığında, ellerinin titrediÄŸini, yüreÄŸinin bir serçeye dönüştüğünü farkedip, telaÅŸ içinde kütüphanesinin sıkça el deÄŸdirmediÄŸi köşelerine doÄŸru iteleyivermiÅŸti.
Artık biliyordu. Kendisi, yaÅŸadıklarına bakılırsa ‘O’ olmalıydı. Ancak o, hala kendisinden fersah fersah uzak kalmış baÅŸka biri gibiydi sanki. Aceleci, tedirgin, canı burnunda güvensizliÄŸi ile daima tetikte, ama uçmayı ve ÅŸakımayı yine de seven bir serçe.
Uçan yaban kuÅŸları….. Yazısının tamamını Oku