Ne Demişler?

Ne Dinlenilmiş

Yapraklarını dökmek

Ağaç, gün ışığını alabilmek için o kadar çok eğilmiş ki, şu an süregiden bu korkunç fırtınaya nasıl dayanacağını kendisi de bilmiyor.
Sesli notlarımdan

Her şey sürer gider, eğer ben bu şeylere, ‘neden?’ diye sorarsam, ‘şeyler’ benim sorgumdan, bir sonuç çıkarma talebime çabucak ve kolaylıkla yanıt verebilir.
İlk bakışta aldığım yanıtlar, kısa bir süre için doğru imiş gibi görünür, ancak zaman içinde çelişkiler ve çatışkıların kaçınılmaz hale geldiğini de çok gördüm.
Bu noktada süregidenden sonuç çıkarmak ‘Neden?’ sorusu ile çok da anlamlı değildir. Onun yerine; bizi süregidenler karşısında sonuca en çok yaklaştırmasını umduğumuz sorguda ‘nasıl?’ sakince yerini almalıdır.
‘Nasıl’ bizi süregiden konusunda durağan bir sonuca değil, devingen ve değişken sonuçlar elde etmeye, sorgumuzu sürekli güncel ve akışkan tutma konusunda dinamik bir yapıya kavuşturur.

Artık diyebiliriz ki; her şey süreç içinde olur. Sonuç beklemek bu süreci durağanlaştırma talebinden başka yankı üretmez. Olsa olsa bizi durağan ve gerçeklerden kopuk veya gerçeğin bir anlığına parçası olmuş ancak, artık sadece yanılsamalar kümesine dönüşmüş bir yansının basit bir elemanı ile tanıştırır. Ve “neden?” sorgusu, bu her basit elemanı, yeni bir yanılsama kümesine dönüştürme potansiyelini içinde barındırır.
Yapraklarını dökmek… Yazısının tamamını Oku

Nar

Sade’yi bir kaç kez daha sağaltarak, varılabilecek son noktaya kadar gidebilmeyi ummuştum. Gözlerimi kapattım. Ağaç kırmızı çiçekleri ile gözlerimin önünden gitmiyor ki. Sonra her aklıevvel kişi gibi ağacın kendisini boş verip meyvası ile uğraşmanın kolaycılığını seçip…
Ama ya sararan yaprakları?

Sağ tarafımdaki mağazanın geniş ekranlarından akan mısır piramitleri var. “Binlerce yıl evvel Orion takımyıldızlarını işaret edecek biçimde konumlanmış olan piramitler…”

‘İyi ama biz binlerce yıl daha ilerideyiz o zamandan’ diye düşündüm. ‘Şimdi de aynı takım yıldızlarını mı gösteriyor piramitler?’
Değilmiş. Güneş sistemi hareketli olduğundan artık başka bir takım yıldızı işaret ediyormuş piramitler. Hem zaten 12 burç değil de 13 burç varmış gök yüzlerimizde falan filan.
Nar… Yazısının tamamını Oku

poyrazın hikâyesi

Sana söyleyecek o kadar çok şey birikti ki içimde…
Gecenin bir yarısı poyraz rüzgarına göğsünü gere gere direnen balkonun bir ucuna tünedim. İçmemem gereken bir sigarayı tutuşturdum avuçlarımda. Sonra kaldırıp başımı samanyolunu gözledim. Kulaklarım rüzgarın uğultusuyla biçimlenen doğal bir şarkının nakaratında. Önümde, hemen balkonun altından başladığı yanılgısına çabucak kapılıp, bir adımda içine düşebileceğin kadar yakınımızda akan koskoca bir deniz.
Su serin. Üşüyor olman belki de bundan.

Elbette sınırları var karşımda yalpaya vuran maviliğin. Her iki yakasında bir türlü uykuya teslim olmayan evlerin, uzaktan bakılınca kendi hayaletleriyle oynaştığı sanılan, ışıklarla tutuşturduğu aceleci düşleri pencerelerinin diplerine böylesine sokulmuşken rüyalar biriktirip…
Ve ben; O kadar doluyum ki anlatmaya, uykusuzluğum önümde çırpınan deniz gibi.
Darboğaz.
Parıl parıl…
poyrazın hikâyesi… Yazısının tamamını Oku

çıkıntı

Belki bütün varlığımız, bir bitkinin yaprağında basit çıkıntılar olmaktan ibarettir.
Kim bilebilir?

İp ucu; (Devam edecektir sanırım :-)

duru

bir ipte süzülen iki yağmur damlasıydık.
buluştuk.
ve düşüşümüzü tamamladık.
Artık toprağın sonsuzluğuna anlam katmaya çalışan birer hiçiz,
her birimiz.
Eksiğimize can veren,
yine sen ayrı beden,
yine ben ayrı beden.
Yağar mıyız ki
belki yeniden?

İpin Ucu; (Kütle Çekim, isminin tüm halleri, falan filan :-)

ama

“Sana ihtiyacım var” demek, o kadar zoruma gidiyor ki,
ama…
var işte!

İp ucu; (Düşengeç :-)

Güverc

“..Türkiye’yle ilgili kaygılarımın başında,ülkenin giderek çok gerici olması geliyor.
Çok geri gitti hakikaten, insanlar çok tutuculaştı. Sanırım demokrasi devlet
yöneticilerini ürküttü ve onu farklı yorumlamaya çalıştılar. Demokrasi deyince
nedir, halkın karar mekanizmasına katılması anlaşılır. Ama sanırım süreç içinde
egemen güçler bunun yanlış olduğunu gördüler. Karar mekanizmasına da halkı
katmamak gerekir diye düşündüler. Örgütlü bir toplum demokrasinin temel
varoluş biçimlerinden birisiyken, onun egemen güçlerin oldukça aleyhine
geliştiğini gördükçe süreç içerisinde bunu kırmaya çalışıyorlar. Mesela öğretim
üyeleri izinsiz sivil toplum örgütlerine yönetici, üye olamayacakmış.
Düşünebiliyor musun? Böyle bir şey olur mu hiç? Örneğin ben Türkiye Felsefe
Kurumu üyesiydim. Bu benim dışımda olan bir şeydir. Öyle bir oluşuma üye
olmamam bir defa saçmalık olur. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yönetim kurulu
üyesiydim, şimdi üyesiyim mesela. Bu şuna benziyor: Kuş uçmak için izin almalı.
Böyle bir şey olur mu, izinle uçar mı kuş? Böyle bir sınıra getirdiler işi.

…Salih Bolat Röportajından -22 Ocak 2009-

Sonra kanatlarından tutup sürükleye sürükleye önüme getirip, taş zemine attılar kuşu. Göz göze gelmek istemezdim böyle anlarda. Acı, içimde kalmasın sökülmez, atılmaz olurdu daha sonra. Bilirdim. On beş yıldır ‘Özgürlük Ülkesi’nde sınır boyu kontrol noktası görevlisiydim. Ünüm Bilmez, lakabım da Görmezdi. Elinde, bir defada 32 adet mermiyi bir anda hedefine ‘şarr-jöörrr’ diye boşaltan silahı tutan muhafıza baktım. Güverc… Yazısının tamamını Oku

Dolunay

“İçime sok, batır sevgini derinlerime, döndür yalanlarını bir burgu gibi, çek hızlıca tapasını şarabın, dök kanımı.”
Diline doladığı şarkısının nakaratıydı bu ve usanmıştı tekrarlamaktan. İçinden geçeni tükürdü yere. Tutundu gergin bedenlerini, dallarının serinliğine tıkıştırdıkları zeytin ağacının bir dalına. Kalkacak oldu. “Toparlanmak” diye küfretti. Hem de Barışın kollarında. Aklına güvercin geldi. Pis pis sırıttı. Kustu kırmızı, kırmızı. Köküne doğru ağacın. Kanlanmış gözleriyle.

‘Bitse’ dedi içinden. ‘Her kes çekilip gitse dünyadan, dünyamdan her kes silinip gitse, bir ben kalsam, gerisinde çevrimin. Bulutlar olsa beyaz beyaz, dökülse güneşin boyası sıcaktan, sonra mavi olan, ışık olan, ne varsa gökte, siyaha dönse, bulutlar siyah, gök siyah, yıldızlar siyah.
Tek renk olsa dünya. Aslına dönse her şey. Görsek iyice açarak, kirpiklerimiz yırtılırken bakarak karanlığa, karanlıktan korkmadan bakarak ama. Fark etsek birden ve haykırsak deliler gibi; Hey aptallar, kusur aslında bizim gözlerimizde. Renk olarak yansıyan bu saçmalıklar işte. Delirsek sonra…’
Dolunay… Yazısının tamamını Oku

Sus’a.

Ellerimi bilinçsiz bir şekilde uzatıp, kendimi birden bire içinde bulduğumu varsaydığım karanlığın sınırlarını yokluyorum. Işık hala kayıplardaki yumak. Göremiyorum. Ama gerçek, zifiri bildiğimden ötürü oldukça sade. Veya ben öylesini varsaymayı tercih ediyorum. Bir sevi bu, aşkın olası başka bir tarifi belki.

Bir ihtimal, olmayan limanların büyük dalgakıranlarına, olmadık zamanlarda vuran grileşmiş dalgaların… her neyse…
Veya ne bileyim bir bardağın içine zamansız düşen sineğin çırpınışı gibi bir şey.
Ne bilmenin, ne de bilince dolanın ayırdındaki saflığa, yordamına, metodlarına, öngörü ve sezgilerine ihtiyacım var boşlukta.
Çok mu gerekli akıl bu durumda?
Gözlerim hala kapalı.
Boşluğa terkediyorum yerçekimsiz hallerimi.

Bilmiyorum; Belki tam da şu anda, içinde bir yerlere hala ait olamadığım ve bir türlü olamayacağım kentin duvarlarına, gri yüzlü adamların, renksiz ve evet, belki de bu nedenle katılaşmış nitelik ve niceliğini yitirmiş fırçaları ve boyaları ile neler yazdıklarını. Neyi anlatmak istediklerini bilmek, ilgimi hiç çekmiyor.
Veya şöyle anlatayım; ‘Hangi soylunun evinde, hangi soysuzun vicdanında nelerin yankılandığını… ‘
İşte bunları bilmiyor olmak, o kentin yanılsaması diyorum usulca. Benimkisi ise, hiç olmadığı.
Sus’a…. Yazısının tamamını Oku

Yok…

Bir süredir uyuyamıyorum. Eğer rüyada isem uykumu bölen, uyanıksam öteleyen, hanidir içinde bulunduğum sadeliği karmaşıklaştıran bir durumda buluyorum kendimi.

Ne zaman “tamam ben artık büyüdüm” desem, yeniden, saçları dağınık, burnu akan, ayakları ve elleri oynadığı oyunlardan kirlenmiş, toza toprağa, çamura bulanmış, geceyi unutmuş, sokaklarda gün boyu topuyla yarenlik eden bir çocuk halllerinde yakalanıyorum, yine kendime.
Yok…… Yazısının tamamını Oku