|
|||||
|
*** 3 Okula gidenleri en çok umut vaat edenleriydi köyün. Umut dediÄŸin ÅŸey ise, üzerinde o kadar uzun boylu düşüneceÄŸin bir olgu deÄŸildi oralarda. Devlet kapısından baÅŸkasına da pek aklı yatmıyordu o zamanlar köylülerin. Çok çok buradan çıkan soluÄŸu devlet kapısında alabilirdi o kadar. Tepeköy'den öteye gidilebilecek en uzun mesafe ancak oraya varırdı. Ve yine de iyi bir ÅŸey olurdu bu. Tüm aile o kapıdan geçebilir, her biri nimetlerinden faydalanıverirdi devlet olanaklarının. Kahvelerde lafı geçmeye görsün, "Ne olacak seninki okuyunca" sorusuna; sıklıkla "polis", biraz "asker" ara sıra da memur olacak benim çocuÄŸum diye yanıtlar gelir, kimileri de memur tanımının içine büyük büyük vurgularla "Öğretmen" mesleÄŸini yerleÅŸtirir, ardından gururla kahveciye seslenip masasındakilere birer çay daha ısmarlayıverirdi.Çocuklar açısından durum biraz daha anlaşılmazdı. Neydi ki meslek? Yanıt yoktu. Kimsenin anlamadan bilmeden, tercihini daha ÅŸimdiden yapmaya gönlü elvermiyordu. Ama bir keresinde, okul açıldıktan bir kaç ay sonra atanan, bununla da kalmayıp sürekli döpiyes giyerek derse giren kibar öğretmen, babalarının mesleklerini sormuÅŸtu da herkes birer birer "babam tarlaya gider" dediÄŸinde; "Ona çiftçi demeliyiz" diye düzeltmiÅŸti kibar öğretmen onları tek tek. "NeymiÅŸ tekrarlayalım çocuklar" diyerek sesini yükselttiÄŸindeyse herkes bir ağızdan "Çiftçi demeliiyiiz" diyerek baÄŸrışmışlardı. Belli ki çiftçi dedikleri, babalarının tarlayla olan iliÅŸkisinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi. Çamurdu mesela çiftçi yolu olmayan tarlalarda, elleri de nasırdı. Hiç bir zaman biriktirilemeyen üç kuruÅŸtu mesela avuçlarında, ara sıra alınabilen ayakkabı, ara sıra Kale'den getirilen bir kaç metre kumaÅŸtı belki. Ama en çok çatıları akan eÄŸri büğrü taÅŸlarla yapılmış, rumların terkettiÄŸi toprak zeminli evlerde yaÅŸayandı çiftçi. Artık eminlerdi ki bundan böyle aralarından hiç kimse, çiftçi olmaya dair dayanılmaz bir isteÄŸi içinde hiç duymayacaktı. Bunlar olup biterken arka sıralarda oturan Recep, hiç gülmese bile yüzüne gülüyormuÅŸ gibi masum bir ifade katan o büyük büyük gözlerini açarak, parmağını havaya kaldırmış, bir süre öylece beklemiÅŸ, kibar hanım onu farkettiÄŸinde, ayaÄŸa kalkmış, yıpranmış önlüğünün deliklerine ellerini sokarak " Ama benim babam tarlaya gitmez ki hiç, tarlamız yok bizim. Ama eÅŸeÄŸimiz var, oduna gider, zeytin çekmeye gider, sonra...." bir süre düşünüp sıkıntıdan dimdik olmuÅŸ saçlarında tombul parmaklarını gezdirerek, "Unuttum" dediÄŸinde kibar hanım; "İşte biz bu tür mesleklere de serbest meslek demeliyiz, NeymiÅŸÅŸÅŸ" diyerek bütün bir sınıfı "Serbeeesst mesleeek" diye bağırtmış, bu bağırtı çağırtıdan sonra, ara verilip teneffüse çıkıldığında çocuklar Recebin peÅŸine takılmışlar, "Serbeest mesleeek" diyerek onu, onun nezdinde babası Gongon Cemali'yi alaya almışlar, utandırıp yerin dibine geçirmiÅŸlerdi. Recep ertesi gün, onu izleyen diÄŸer günler, hatta haftalar, aylar, dört mevsim, bir yıl, sonraki yıllar, ne bir daha okula, ne de okulun bahçesine hiç bir zaman adım atmamış, ÇocuÄŸa göre öğrenimini, kibar öğretmen, okul müdürü ve diÄŸer aklı erenlere göre umutlarını, kendisine göre "KoduÄŸumun okulu"nu, muhtara göre "Ne olacakti ki zaten bu çocuktan yahu?" yu hayatından tamamen çıkarmıştı. OÄŸrenmek istemiyor deÄŸildi Recep. Bilmek, yeni olanı keÅŸfetmek, onu düşünmek, düşündüğünü tahayyül edip geliÅŸtirmek, geliÅŸtirdiÄŸini uygulamak gibi, bir ilkokul öğrencisine oldukça yakışan özellikleri vardı onun da. Ama iÅŸte o, amcasının oÄŸlunun eskittiÄŸinden bozma delik deÅŸik önlüğünü, kızgın maÅŸa ile daÄŸlanmış mor lastikten ayakkabılarını, kendisine göre daha kibarların gittiÄŸi pusta okula giyerek koÅŸup katılmayı, "Serbest Messleeeek" diye bağırmayı, bağırırken, babasının eÅŸeÄŸine odun sarışlarını, zeytin yağı fabrikasın avlusundan araba araba çektiÄŸi pirinaları, çuval çuval sırtlayıp, rampa boyunca tırmanarak büyük havuzda dönüp duran mengenenin taÅŸtan tekerlekleri arasına döktüğü zeytinleri, sonra eve döndüğünde beline yaktıkları yakıyı, babasının, o incecik, zayıf, çıtkırıldım yapılı adamın yorgunluktan cam kenarındaki saman ÅŸilte üstüne kapanışını, sabah vardiyasına kadar da soluksuz uyumasını, bir türlü çıkaramıyordu da aklından, Ya neyse... Tahir'in zeytinliÄŸi, denizin hemen kıyıcığında, mersin aÄŸaçlarının, maziların çabucak kümelenip yoÄŸunlaÅŸtığı, sert poyrazların yamacını yalamasıyla tepeye doÄŸru büktüğü çalılığın hemen bitiminde, taÅŸ atsan denizin ortasına kadar ulaÅŸtırabileceÄŸin yüksekçe bir yerdi. Yukarıdan bakıldığında pırıl pırıl olurdu denizin dibi. Ne bir kaya, ne bir taÅŸ ne de bir yas. Göçe vurmuÅŸ balıklar boÄŸazın bu kısmına ulaÅŸtığında, mecburen bu sığlıktan geçmek zorunda olduklarından, her ÅŸey net, her ÅŸey açık ve yaÅŸananlar da bir o kadar vahÅŸiydi. Recep okulu bıraktıktan sonra bir süre aylak aylak etraflarda dolaÅŸmış, babası gibi onun da çiftçilik yapma olanağı pek olmadığından, sürü çobanlığı veya balıkçılık arasındaki tercihini balıkçı olmaktan yana kullanmış, hem dinamitçilere gözcülük, hem de avlanan balıkların su yüzünden toplanması konusunda, tamı tamına yirmibeÅŸ kuruÅŸa dinamitçilerle anlaÅŸmış, o zamandan beri de kar kış demeden her gün bu zeytinliÄŸe gelip tepeden balık gözleyenlere katılarak, bir çırpıda büyümüş ama yine de çocuk kalmış bir adamdı artık. Bazen Çocuk, okuldan sonra demir yerinin bulunduÄŸu koya pek de uzak olmayan bu zeytinliÄŸe uÄŸrar, Receb'e elinden geldiÄŸince öğrendiklerini aktarmaya çalışır, ÅŸakalaşır, yarenlik eder, biraz zaman geçirirler, sonra çocuk Yelkanat'ınbulunduÄŸu kumluÄŸa, Recep gözcülüğün başına dönerdi yine. - "Küçük Veli yas tatilinden döndürdükten soona babanelerine gitmiÅŸler, orada.." KaÅŸlarını ciddi ciddi çatmış, ÅŸapkasını yana yatırmış olan 'Bolelli'nin bir gözü yoktu. Birinci dünya savaşından beri toprağın koynunda unutulmuÅŸ mermileri demir testeresi ile ortasından yarar, ÅŸarapnele sarılmış dinamit lokumlarını çıkarırdı elleriyle. İşte bu mermilerden bir tanesi yemiÅŸti sol gözünü. Bir kolu da uzunca bir zaman iÅŸ görmez olmuÅŸ, neden sonra eski gücüne ve hareketliliÄŸine kavuÅŸmuÅŸtu kol. Orası da derler ya hani; yarım veya yamalak. İşte o kol ÅŸimdi, dinamit lokumunu avucunun içinde top top ediyor, sonra diÄŸer koldaki diÄŸer elinde yardımıyla dinamiti avuçluyor, sıkıyor, iyice yuvarlayıp bir plastik parçasına sarıyor, topağın üstünde bir yerde nylon parçasını hışırtıyla büzüştürüp, ince bir sicim ile büküm yerinin dibinde iyice dolaÅŸtırıyor. BoÅŸa çıkan el ÅŸimdi sakin. Ama birden yeniden hareketleniyor el. Dinamit torbasının ucundan sarkan ipi yakalıyor çabucak. İpin bir ucunu diÅŸlerin arasına götürüp sıkıştırılmasına yardım ediyor, bu da halledilince iÅŸ diÄŸer eli beklemeye kalıyor. Çok geçmeden Bolellinin elleri bu defa kapsül için buluÅŸuyor. Kapsülün etrafına fitil ve bir kaç kibrit çöpünü yerleÅŸtirilip aynı iple onu baÄŸlınıyor çabucak, iyice büzülmüş torba aÄŸzına saplıyor sonra. - Var mı jandarma falan ortalarda? diye bağırıyor balık gözleyenlerden biri. Zor iÅŸti bu gözcülük. "Jandarmaya yakalanmayacaksın hiç" diyordu Recep, zaten kocaman olan gözlerini daha daha açarak. "Gözlerini dört açacaksın. Yakalandın mı doÄŸru kodese". Büyük olmasına yine büyük ama bir o kadar insancıl, bir o kadar da zehirliydi artık o gözler. İp ucu: (döpiyes; iki perdelik oyun, müsamere. Dinamit; gürültülü patlangaç. Kapsül; patlangaç prezervatifi. Vardiya; hani?. Pirina; yağı alınmış zeytinden arta kalan posa. Posa; Ehh, elinin körü ) *** 2 Bir kaç gün sonra Boyacıselahattin, YaÄŸmurcu ve Baba’dan oluÅŸan bilirkiÅŸi heyeti, Ramço’ dan ödünç alınan marangoz araç gereçlerini bir çuvala doldurmuÅŸlar, çuvalı da çocuÄŸun sırtına istemeye istemeye vermiÅŸler, tek sıra halinde karaçam aÄŸaçlarının arasından, geçe geçe kendiliÄŸinden oluÅŸmuÅŸ oldukça yokuÅŸ, oldukça dik, oldukça kaygan, oldukça nefes kesen, pürçeklerle kaplı zemininde ayakta durmanın bile büyük çaba gerektirdiÄŸi patikada, yarı koÅŸarak, yarı kayarak, yarı yürüyerek bazen oflamaktan kızarmış yanaklarına bi nefes cigara dumanı doldurmak için durarak, demir yerine doÄŸru ilerliyorlardı. Her aÄŸaçlık biraz orman, her açıklık biraz deniz kokuyordu. Böyleydi yol. Çıkmak deÄŸil, inmek yorardı adam olanı. Bazen de pabuçlar, giyeninden daha önce iniverirdi denizin kıyısına. *** 1 Deveciali, vakti zamanında atalarından yadigâr aldığı lakabının gereklerini göçten sonra unutmuÅŸ, daÄŸların, eteklerinde yaylaların, aÅŸağıya indikçe ovaların o yemyeÅŸil serinliÄŸini, denizin engin mavisini görünce bir çırpıda unutmuÅŸ, Edremit’ten üç otuz kuruÅŸa satın aldığı balta burunlu teknesini donatmış, denizlere açılmış, gün geçtikçe denizin bolluÄŸunu bereketini, evine taşımış, böylece de tüm Tepeköy’e ve civar köylere örnek olmuÅŸ, Tepeköy tarihine adını ilk balıkçımız Ali aga olarak pullu harflerle kazıtmış, ancak ata yadigarı lakabından Tepeköy halkını bir türlü vazgeçirtememiÅŸti. Dile en kolay geleni söylemeye alışkındı Tepeköy’lüler. Bazıları bunu yaparken, aradaki sessiz harfleri, bazıları ünlüleri, kimileri ünsüzleri, kimileri azıtarak ünlü ünsüz demeden aradaki sesli harfleri bile yutuyor, herkese bir biçimde takılmış olan lakapları tuhaf biçimlere sokuyor, bunun sonucu da söylemlerini Tepeköy’lüler tarafından anlaşılmaz hale getiriyor, zaman içinde kimse onların anlattıklarını dinlemez oluyordu. O yüzden köyün ilkokuluna yeni atanan genç öğretmenler, bu dil karmaÅŸasını müdür tarafından bizzat sıkıcı bir söylev eÅŸliÄŸinde iyice öğrenirler, köyde ısı derecelerine göre ayrılmış bir kaç Hasan, renklere göre ayrılmış bir kaç selahattin olduÄŸundan, hangi çocuk sıcak Hüseyin’in, hangi çocuk sarı Selahattin’in çabucak öğrenir, yoklamaları ona göre yaparlardı. *** Uykusunda uzunca bir süre; “Sırası gelen, altında büyük büyük ateÅŸlerin yandığı kazanların önünde soyunuyor. Bu bir cehennem hikâyesi deÄŸil. Bu hikâye, göçe vurmuÅŸ hacıların öykülerinden çok çok uzak. Gece bütün enerjimi soÄŸuruyor. Üşüyor üşüyor üşüyorum.” gibi düşüncelerle, uyanıkken de arada sırada; *** Aslında ‘boncuk’ olan, senin o gözlerindi - Aslında aramalıydın. *** - Misafir bekliyor muydun annem? Sarıldılar, öpüştüler, bir süre elleriyle konuÅŸtular. Neden sonra kapıyı kapatmak ev sahibini aklına geldi, salona geçtiler. - Kusura bakma hayatım haber vermek aklıma gelmedi hiç. Tek istediÄŸim kendimi evden dışarı atabilmekti. GeniÅŸ camlarına bile fazla gelmiÅŸti gecenin yükü. Salonun orta yerinde bir yastığın üzerine oturmuÅŸ olan adam ayaÄŸa kalktı. - Esra’cığım, Reiki hocam Tunçbilek Demirbilek ile tanış. Memnun olduÄŸunu belirten adam elini sıktı. Ekledi. - ArkadaÅŸlarım çoÄŸunlukla Tunç demeyi tercih ederler bana. Zencefilli bir ÅŸeyler kokuyordu adam. İştah açıcı, gevrek, tarçın bile olabilirdi bu koku emin deÄŸildi. *** SoÄŸan, lahmacun, iskender, urfa , bursa, antep, pizza, hamburger… Doymak bilmez bir enerjisi vardı bu semtin. Durmadan öğütecek bir ÅŸeyler hep bulurdu diÅŸlerinin arasında. Bir yönünü izlediÄŸinizde Harbiye’ye, diÄŸer tarafından gittiÄŸinizde Pangaltı’ya çıkabileceÄŸiniz meydana ulaÅŸtığınızda iÅŸiniz oldukça kolaylaşırdı. Her daim parlak ışıklarla aydınlatılmış, göz alıcı giysilerin sergilendiÄŸi vitrinler, ev gereçleri, cepheleri yapay granitler, neon ışıklı tabelalarla kaplı, şıkıdım binalarla dolu bu caddede yürümek, rahatlatıyordu Pınar Kocakara’yı. “İşte” dedi içinden, acımtrak mavi iç çamaşırlarının sergilendiÄŸi vitrine bakıp azıcık kızararak. “Aklımızdaki ideal oyunlara uygun bu tür ÅŸeyleri satın alıyoruz önce. Sonra bize onun içini taşırmadan dolduracak birilerini bulmak kalıyor. Kimimiz baÅŸarıyor da bunu. Bunlar içimizde en ÅŸanslı olanları. Ama çoÄŸunlukla ortaya o kadar gülünesi ÅŸeyler dökülüyor ki. Arkasından kırılıp bir köşeye atılan oyuncaklar…” *** -İçimiz yanlışlarla dolu. Oysa aracın kapısını hiç de sert kapatmamıştı Esra. Ve nefesi kaldırım kokuyordu taksi sürücüsünün. - Ee, ÅŸey, ben Fenerbahçe’ye gidecektim?. Yaptığı kargacık burgacık binalarla dünyayı deÄŸiÅŸtirdiÄŸini sanan, sanmakla da yetinmeyip bu aptalca giriÅŸimlerini büyük büyük reklam panolarına, gazete ilanlarına, biçimsiz logolu parlak kuÅŸe kağıtlara sere serpe yayan inÅŸaat ÅŸirketi saflığının, hemen köşesinden dönerek fulya’ya, Ihlamur kasrı’nı geçip DikilitaÅŸ-Darphane sapağından, köprü trafiÄŸine karışabilmek için Barbaros bulvarına girdiler. NiÅŸantaşı’ndan BoÄŸaziçi köprüsünü geçipte Fenerbahçe’ye gitmeyi ummak, normal zamanlarda bile akıl kârı bir iÅŸ deÄŸilken, bunu tam da cuma gecesine denk getirmek için birazcık saf olmak gerekliydi. - Belki de bu yanlışlar tamamen bir yanılsamadan ibarettir kim bilebilir? Bir süre dikiz aynasından Esra’yı süzen adam, gözlerini yeniden yola çevirdi. Taksi durağının “Kargalar basmış lan kenti, bu ne kalabalık! ikiyüzelli yarda öteden, önümü bile göremiyorum. Maçka’dan dönen boÅŸ araç var mı? Sis sis sis!” anonsu kabinin içinde bir süre dolandı. Oyalanmadan hafif aralık olan camlardan birinden akıp gitti. - Duyuyormusunuz, dedi sürücü. Yakında ÅŸiÅŸe suları bile içilmez olacak diyorlar peeeh!. Ne günlere kaldık yarabbim. *** Esra Cheshire, pikocuÄŸu ile giriÅŸtiÄŸi ağız dalaşından kaçmak için bir süreliÄŸine kendisini yatak odasının sessizliÄŸine kapatmayı uygun buldu. Böyle zamanlarda, geleceÄŸi görebilmek için bilici olmaya hiç gerek yoktu. GereÄŸince yaÅŸanmış olması yeterliydi benzer durumların. Daha da kötüsü, iÅŸ iÅŸten geçtikten sonra kendisini oldukça kilo almış bulabilirdi. Dağılmaya veya ‘az öncenin’ buÄŸusunu biraz olsun dağıtmaya ihtiyacı vardı. Mantosunu aldı. ayakkabılarını çabucak giydi. Kapısını sıkı sıkıya kapatıp, kilidini bir kaç tur çevirdi. Dar sokaklardan geçip caddeye ulaÅŸtığında, bir taksiye durması için el ederken, kendi kendine gülümsediÄŸini farketti. Sanki hep; “gitmesi gereken bir yol, varması gereken bir yer” varmış gibiydi… *** -Peki bey’fendi siz saçmalığınızı nasıl alırsınız ? MutfaÄŸa doÄŸru yönelen garson karar deÄŸiÅŸtirip düzensiz adımlarıyla diÄŸer müşterilerinden herhangi birine yönelirken, masasının üzerindeki peçeteyi huzursuz biçimde çekiÅŸtiren adam şöyle düşünüyordu. “Seninle yıldızlar sönene kadar seviÅŸmek, evrenin kuytusunda, asla sabaha kadar deÄŸil”. Durakladı. Son sözü kalabalık caddeye bakan vitrinin camlarında gezdirdiÄŸi gözlerine bıraktı. “sonrası hiç olmasa”. O gittiÄŸinden beri asla okuyamadığı kitapları olmuÅŸtu artık. Mesela ‘Uçan yaban kazları‘nı çocukluÄŸundan beri çok sevdiÄŸi halde, her zaman yaptığı gibi yeniden okumaya kalkıştığında, ellerinin titrediÄŸini, yüreÄŸinin bir serçeye dönüştüğünü farkedip, telaÅŸ içinde kütüphanesinin sıkça el deÄŸdirmediÄŸi köşelerine doÄŸru iteleyivermiÅŸti. |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne söylendi?