|
|||||
|
“Ağaç, gün ışığını alabilmek için o kadar çok eğilmiş ki, şu an süregiden bu korkunç fırtınaya nasıl dayanacağını kendisi de bilmiyor.” Her şey sürer gider, eğer ben bu şeylere, ‘neden?’ diye sorarsam, ‘şeyler’ benim sorgumdan, bir sonuç çıkarma talebime çabucak ve kolaylıkla yanıt verebilir. Artık diyebiliriz ki; her şey süreç içinde olur. Sonuç beklemek bu süreci durağanlaştırma talebinden başka yankı üretmez. Olsa olsa bizi durağan ve gerçeklerden kopuk veya gerçeğin bir anlığına parçası olmuş ancak, artık sadece yanılsamalar kümesine dönüşmüş bir yansının basit bir elemanı ile tanıştırır. Ve “neden?” sorgusu, bu her basit elemanı, yeni bir yanılsama kümesine dönüştürme potansiyelini içinde barındırır. Sade’yi bir kaç kez daha sağaltarak, varılabilecek son noktaya kadar gidebilmeyi ummuştum. Gözlerimi kapattım. Ağaç kırmızı çiçekleri ile gözlerimin önünden gitmiyor ki. Sonra her aklıevvel kişi gibi ağacın kendisini boş verip meyvası ile uğraşmanın kolaycılığını seçip… Sağ tarafımdaki mağazanın geniş ekranlarından akan mısır piramitleri var. “Binlerce yıl evvel Orion takımyıldızlarını işaret edecek biçimde konumlanmış olan piramitler…” ‘İyi ama biz binlerce yıl daha ilerideyiz o zamandan’ diye düşündüm. ‘Şimdi de aynı takım yıldızlarını mı gösteriyor piramitler?’ Sana söyleyecek o kadar çok şey birikti ki içimde… Elbette sınırları var karşımda yalpaya vuran maviliğin. Her iki yakasında bir türlü uykuya teslim olmayan evlerin, uzaktan bakılınca kendi hayaletleriyle oynaştığı sanılan, ışıklarla tutuşturduğu aceleci düşleri pencerelerinin diplerine böylesine sokulmuşken rüyalar biriktirip… Belki bütün varlığımız, bir bitkinin yaprağında basit çıkıntılar olmaktan ibarettir. İp ucu; (Devam edecektir sanırım bir ipte süzülen iki yağmur damlasıydık. İpin Ucu; (Kütle Çekim, isminin tüm halleri, falan filan
“..Türkiye’yle ilgili kaygılarımın başında,ülkenin giderek çok gerici olması geliyor. …Salih Bolat Röportajından -22 Ocak 2009- Sonra kanatlarından tutup sürükleye sürükleye önüme getirip, taş zemine attılar kuşu. Göz göze gelmek istemezdim böyle anlarda. Acı, içimde kalmasın sökülmez, atılmaz olurdu daha sonra. Bilirdim. On beş yıldır ‘Özgürlük Ülkesi’nde sınır boyu kontrol noktası görevlisiydim. Ünüm Bilmez, lakabım da Görmezdi. Elinde, bir defada 32 adet mermiyi bir anda hedefine ‘şarr-jöörrr’ diye boşaltan silahı tutan muhafıza baktım. Güverc… Yazısının tamamını Oku “İçime sok, batır sevgini derinlerime, döndür yalanlarını bir burgu gibi, çek hızlıca tapasını şarabın, dök kanımı.” ‘Bitse’ dedi içinden. ‘Her kes çekilip gitse dünyadan, dünyamdan her kes silinip gitse, bir ben kalsam, gerisinde çevrimin. Bulutlar olsa beyaz beyaz, dökülse güneşin boyası sıcaktan, sonra mavi olan, ışık olan, ne varsa gökte, siyaha dönse, bulutlar siyah, gök siyah, yıldızlar siyah. Ellerimi bilinçsiz bir şekilde uzatıp, kendimi birden bire içinde bulduğumu varsaydığım karanlığın sınırlarını yokluyorum. Işık hala kayıplardaki yumak. Göremiyorum. Ama gerçek, zifiri bildiğimden ötürü oldukça sade. Veya ben öylesini varsaymayı tercih ediyorum. Bir sevi bu, aşkın olası başka bir tarifi belki. Bir ihtimal, olmayan limanların büyük dalgakıranlarına, olmadık zamanlarda vuran grileşmiş dalgaların… her neyse… Bilmiyorum; Belki tam da şu anda, içinde bir yerlere hala ait olamadığım ve bir türlü olamayacağım kentin duvarlarına, gri yüzlü adamların, renksiz ve evet, belki de bu nedenle katılaşmış nitelik ve niceliğini yitirmiş fırçaları ve boyaları ile neler yazdıklarını. Neyi anlatmak istediklerini bilmek, ilgimi hiç çekmiyor. Bir süredir uyuyamıyorum. Eğer rüyada isem uykumu bölen, uyanıksam öteleyen, hanidir içinde bulunduğum sadeliği karmaşıklaştıran bir durumda buluyorum kendimi. Ne zaman “tamam ben artık büyüdüm” desem, yeniden, saçları dağınık, burnu akan, ayakları ve elleri oynadığı oyunlardan kirlenmiş, toza toprağa, çamura bulanmış, geceyi unutmuş, sokaklarda gün boyu topuyla yarenlik eden bir çocuk halllerinde yakalanıyorum, yine kendime. |
|||||
|
Telif © 2010 Sardalya Avı - Tüm Hakları Saklıdır |
|||||
Ne Demişler?